Bazı korku filmleri bizi karanlıktan korkutur. Bazılarıysa aynaya bakmaktan… Obsession tam da ikinci gruba giriyor. Çünkü film, doğaüstü bir hikâye anlatıyormuş gibi görünse de aslında en büyük canavarın insanın sahip olma arzusu olduğunu fısıldıyor. Basit görünen “Keşke beni sevse…” dileği, birkaç dakika içinde “Ya sevgi özgür değilse?” sorusuna dönüşüyor. İşte filmin asıl gücü de burada yatıyor.
Curry Barker, klasik bir korku filmi çekmek yerine günümüz ilişkilerine, sosyal medyanın beslediği saplantılara ve “hak ettiğini alma” düşüncesine sert bir eleştiri getiriyor. Film boyunca izlediğimiz dehşet, yaratıklardan ya da hayaletlerden değil; sevgiyi kontrol edilebilir bir duygu sanan bir zihniyetten doğuyor. Çünkü sevgi, emirle gelen bir duygu değil. Geldiği anda güzeldir, zorlandığı anda ise korkuya dönüşür. Film bunu kan ve gerilimle anlatırken, alt metninde oldukça insani ve rahatsız edici bir gerçek bırakıyor.
Teknik açıdan bakıldığında ise Obsession, düşük bütçeyle büyük atmosfer kurulabileceğinin güzel örneklerinden biri. Loş ışık kullanımı, rahatsız edici sessizlikler ve giderek daralan kadrajlar, karakterlerin psikolojisini izleyiciye hissettiriyor. Özellikle Nikki karakterinin geçirdiği dönüşüm, yalnızca makyaj ya da efektlerle değil, oyunculuğun gücüyle de etkileyici hâle geliyor. Film bittikten sonra akılda kalan şey korku sahneleri değil; “Sevgi ile sahip olma arzusu arasındaki çizgi ne kadar inceymiş.” düşüncesi oluyor.
Belki de Obsession’ın en büyük başarısı, izleyiciyi korkutmasının yanında düşündürmesi. Çünkü hepimizin hayatında bir şeyi, birini ya da bir anıyı gereğinden fazla sahiplenme eğilimi olabiliyor. Film, “Dikkat et, her istediğin gerçekleşirse mutlu olmayabilirsin.” diyor. Bazen gerçekleşmeyen dilekler, gerçekleşenlerden daha büyük bir lütuftur. Ve iyi bir korku filminin yapması gereken de tam olarak budur: Salonun ışıkları yandıktan sonra bile zihninizde yaşamaya devam etmek.