Eskiden sessizlik huzurun diğer adıydı. Şimdi ise birçok insan sessizlikten korkuyor. Otobüste kulaklık takıyoruz, evde televizyon açık kalıyor, telefondan bir video bitmeden diğeri başlıyor. Sanki zihnimiz birkaç dakika kendi sesiyle baş başa kalırsa, unuttuğumuz bir gerçekle karşılaşacağız. Belki de bu yüzden sürekli bir şeyler izliyor, dinliyor ve kaydırıyoruz. Oysa insan, en önemli kararlarını çoğu zaman sessiz kaldığı anlarda verir.

Dikkat ederseniz artık “yalnız kalmak” ile “yalnız hissetmek” birbirine karıştırılıyor. Oysa bunlar aynı şey değil. Kendiyle baş başa kalabilen insan yalnız değildir; aksine kendini tanımaya başlamıştır. Sürekli kalabalıkların içinde olup kendini kaybetmek mi daha acıdır, yoksa bir parkta tek başına oturup hayatını sorgulamak mı? Sanırım cevabı hepimiz biliyoruz ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyoruz.

Belki de çağımızın en büyük yorgunluğu bedenimizde değil, zihnimizde birikiyor. Binlerce haber, yüzlerce yorum, sayısız bildirim… Herkes konuşuyor ama kimse gerçekten dinlemiyor. Fikirlerimizi oluşturmak yerine başkalarının fikirlerini ödünç alıyoruz. Sonra da neden kendimizi eksik hissettiğimizi anlamaya çalışıyoruz. Oysa bazen yapılması gereken tek şey, telefonu masaya bırakıp gökyüzüne birkaç dakika bakmaktır.

Belki de hayat bize sürekli yeni şeyler öğretmeye çalışmıyor; unuttuğumuz eski şeyleri hatırlatıyor. Bir dostla edilen samimi sohbeti, sessizce içilen bir çayın huzurunu, acele etmeden yürümeyi… Çünkü insanı gerçekten değiştiren büyük gürültüler değil, fark edilmeyen küçük sessizliklerdir. Ve belki de en derin cevaplar, kimsenin konuşmadığı anlarda ortaya çıkar.