Türk sinemasının eski fotoğraflarına baktığınızda çoğunlukla erkekleri görürsünüz. Yönetmen koltuğunda erkekler, yapımcı masasında erkekler, karar verenler yine erkekler… Kadınlar ise çoğu zaman kameranın önündedir. Güzel, fedakâr, çaresiz, âşık ya da acı çeken kadınlar olarak.

Bilge Olgaç ise o kameranın arkasına geçti.

Hem de kadınların yönetmen koltuğunda oturmasının pek alışılmış olmadığı yıllarda.

1940 yılında Kırklareli’nin Vize ilçesinde dünyaya gelen Olgaç’ın sinema yolculuğu senaryo çalışmalarıyla başladı. Ardından yönetmenliğe geçti ve 1960’lardan itibaren Türk sinemasının erkek egemen dünyasında kendisine bir yer açtı. Fakat bana kalırsa onun asıl başarısı yönetmen olabilmesi değil, kendi bakışını kaybetmeden yönetmen kalabilmesiydi.

Çünkü bir kapıyı açmak zordur ama o kapının arkasındaki dünyaya benzemeden içeride kalabilmek daha zordur.

Bilge Olgaç’ın filmlerinde yoksulluk, sınıf farkı, köy yaşamı, göç ve özellikle kadınların toplum içerisindeki sıkışmışlığı önemli bir yer tutar.

Onun kadınları yalnızca hikâyenin süsü değildir.

Severler, öfkelenirler, ezilirler, direnirler, hata yaparlar. Kısacası “karakter” olurlar. Bugün sıradan görünen bu yaklaşımın, o yılların sinema dünyasında hiç de sıradan olmadığını unutmamak gerekiyor.

Olgaç’ın önemli yapımlarından Kaşık Düşmanı, uluslararası alanda da dikkat çekmiş ve Créteil Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde ödül kazanmıştır. Gülüşan ve İpekçe de onun toplumsal duyarlılığının önemli örnekleri arasındadır.

Fakat Bilge Olgaç hakkında düşünürken benim zihnimi başka bir soru kurcalıyor:

Bir insan neden kamera arkasına geçer?

Şöhret için mi? Hikâye anlatmak için mi? Yoksa başkalarının bakmadığı yere bakmak için mi?

Sanırım Olgaç için üçüncüsü ağır basıyordu.

Çünkü sinema bazen güzel görüntüler çekmek değildir. Herkes başka tarafa bakarken kamerayı nereye çevirmeye cesaret ettiğinizdir.

Bilge Olgaç da kamerasını hayatın parlak tarafına değil, çoğu zaman gölgede kalanlara çevirdi. Filmlerinde büyük kahramanlıklardan çok küçük hayat mücadeleleri, kusursuz insanlardan çok yaralı insanlar vardır. Ve özellikle kadınların sessizliği duyulur.

Sessizlik diyorum ama yanlış anlaşılmasın. Bazen sessizlik, bağırmaktan daha gürültülüdür.

Olgaç’ın kadınları toplumun onlardan beklediği hayatla kendi istedikleri hayat arasında sıkışır. Kimi zaman direnir, kimi zaman yenilirler. Fakat kamera onları yargılamaz.

Belki iyi sinemanın en zor tarafı da budur: Karakteri yargılamadan gösterebilmek.

Bilge Olgaç, 1994 yılında İstanbul’daki evinde çıkan yangında henüz 54 yaşındayken yaşamını kaybetti. Geride onlarca film ve Türk sinema tarihinde kolay kolay silinemeyecek bir iz bıraktı.

Bugün kadın yönetmenlerin başarılarını konuşurken geçmişte o koltuğa oturabilmek için mücadele eden kadınları da hatırlamak gerekiyor.

Bilge Olgaç onlardan biriydi.

Çünkü bazı insanlar kapıdan içeri girer.

Bazılarıysa kendisinden sonra gelecekler için o kapıyı açık bırakır.

Bilge Olgaç, o kapıyı açık bırakanlardan biriydi.

Ve bazı yönetmenlerin filmleri eskise bile sordukları sorular hâlâ cevap bekler.