Enflasyon düşüyor deniyor, peki vatandaş neden rahatlamıyor?
Türkiye ekonomisinin en temel gündemi yine enflasyon.
TÜİK’in 3 Eylül’de açıkladığı Ağustos ayı verileri, ilk bakışta dezenflasyon sürecinin devam ettiğini gösteriyor. Tüketici fiyatları ağustosta aylık yüzde 1,84 arttı. Yıllık enflasyon ise yüzde 31,51 oldu. Rakamlar piyasa beklentilerine de büyük ölçüde paralel geldi.
Ancak ekonomide yalnızca rakama bakarak sonuç çıkarmak çoğu zaman yanıltıcıdır.
Çünkü asıl mesele enflasyonun kaç olduğu kadar, vatandaşın o enflasyonu hayatında nasıl hissettiğidir.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın temel sorusu hala aynı:
“Fiyatlar ne zaman gerçekten düşecek?”
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor. Fiyatların artış hızının yavaşlaması anlamına geliyor. Yani yüzde 31,51’lik yıllık enflasyon, vatandaşın hayat pahalılığının sona erdiği anlamına gelmiyor.
Tam tersine, geçmiş yıllarda üzerine eklenen yüksek fiyatların üzerine yeni fiyat artışları geliyor.
Mevsimsel düşüş bizi yanıltmasın
Ağustos verisinin içerisinde mevsimsel etkilerin de bulunduğunu görmek gerekiyor.
Özellikle işlenmemiş gıdadaki mevsimsel düşüşler manşet enflasyonu aşağı çeken unsurlardan biri oldu. Buna karşılık gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık artış yüzde 33,79 seviyesinde.
Ağustosta giyim ve ayakkabıda aylık yüzde 3,54’lük düşüş yaşanması da bizi fazla rahatlatmamalı. Mevsimsel olarak giyim fiyatlarında görülen bu gerilemenin genel fiyat davranışını tek başına değiştirmesi mümkün değil.
Daha önemlisi eğitim.
Eğitim harcamaları ağustosta aylık yüzde 8,62 arttı.
Eylül ise eğitim harcamalarının çok daha fazla hissedileceği bir ay olacak. Okulların açılmasıyla birlikte özel okul ücretlerinden kırtasiyeye, servislerden yurt ve kurslara kadar geniş bir alanda ailelerin bütçesi yeniden zorlanacak.
Bu nedenle ağustos rakamından çok, eylül enflasyonunun nasıl geleceğine bakmak gerekiyor.
Motorin 90 lirayı geçti
Ve tam da burada başka bir sorun karşımıza çıkıyor: Enerji.
ABD-İran gerilimi ve Ortadoğu’daki arz endişeleri petrol fiyatlarını yeniden yukarı taşırken, bunun Türkiye’deki yansıması doğrudan akaryakıt pompalarında görülüyor.
Son akaryakıt zamlarıyla motorinin pompa fiyatı 90 liranın üzerine çıktı.
Motorin yalnızca otomobil kullanan vatandaşın yakıtı değil.
Kamyonun yakıtı.
Traktörün yakıtı.
Otobüsün yakıtı.
Üretimin, taşımacılığın, lojistiğin ve tarladan market rafına kadar uzanan zincirin en önemli maliyet kalemlerinden biri.
Dolayısıyla motorinin 90 lirayı aşması, yalnızca akaryakıt istasyonundaki tabelanın değişmesi değildir.
Bu artışın önümüzdeki dönemde ulaştırmadan gıdaya, sanayiden hizmetlere kadar çok daha geniş bir alanda maliyet baskısı yaratması beklenebilir.
Bu nedenle eylül enflasyonunda akaryakıtın ana harcama grupları üzerinden yaratacağı etkinin daha fazla hissedilmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Dezenflasyonun faturası kime çıkıyor?
Türkiye’nin uyguladığı dezenflasyon programının temel amacı belli:
Talebi soğutmak, para politikasını sıkılaştırmak, beklentileri düzeltmek ve enflasyonu kalıcı biçimde aşağı çekmek.
Bunun için yüksek faiz politikası uygulanıyor.
Ancak burada ekonomi yönetiminin önünde çok zor bir denge var.
Ekonomiyi soğutarak enflasyonu düşürmeye çalışırken üretimi fazla soğutursanız başka bir problem ortaya çıkıyor.
Sanayici yatırım yapamaz hale geliyor.
Esnafın finansmana erişimi zorlaşıyor.
Çiftçinin maliyeti artıyor.
Vatandaş krediye ulaşmakta zorlanıyor.
İç talep geriliyor.
Sanayi üretiminde de geri gidişlerin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz.
İşte tartışılması gereken nokta tam da burası.
Enflasyonla mücadele elbette gerekli.Hatta Türkiye açısından ertelenebilecek bir mesele de değil.
Fakat enflasyonla mücadele edilirken ekonominin üretim damarlarının ne kadar zorlandığı da hesaba katılmalı.
Çünkü sadece talebi kısmak, ekonomiyi yavaşlatmak ve faizleri yüksek tutmak enflasyonla mücadelede tek başına yeterli olmayabilir.
Arz tarafını güçlendirmeden, üreticinin maliyetini düşürmeden ve rekabet ortamını geliştirmeden fiyatlarla kalıcı mücadele etmek kolay değil.
Vatandaş yalnız bırakılmamalı
Bugün ekonomi yönetiminin en fazla cevaplaması gereken soru belki de bu:
“Enflasyonla mücadele ederken vatandaşı nasıl koruyacağız?”
Çünkü sıkı para politikasının ekonomide yarattığı maliyet artık günlük hayatın içinde.
Emekli maaşını yetiştirmeye çalışıyor.
Çalışan ücretinin ay sonuna yetmesini bekliyor.
Esnaf yüksek kira, enerji ve finansman maliyetleriyle ayakta kalmaya çalışıyor.
Sanayici yüksek faiz ve enerji maliyetleri arasında üretim yapmaya çalışıyor.
Çiftçi ise mazot, gübre, yem ve diğer girdilerdeki yüksek maliyetin altında ezilmeden ürününü tarladan kaldırmanın hesabını yapıyor.
Dolayısıyla Mehmet Şimşek döneminde uygulanan programın yalnızca “enflasyonu ne kadar düşürdüğü” üzerinden değil, bu düşüşün topluma hangi maliyetle sağlandığı üzerinden de tartışılması gerekiyor.
Çünkü dezenflasyonun toplumsal desteği zayıflarsa programın kendisi de zorlanır.
Hedefler tutacak mı?
Burada bir başka soru daha var.
Ekonomi yönetiminin ortaya koyduğu enflasyon hedefleri tutacak mı?
Bugünkü tablo, hedeflerin hala ciddi bir mücadele gerektirdiğini gösteriyor.
Yıllık enflasyon yüzde 31,51.
Çekirdek göstergelerden C endeksi de yeniden yüzde 30’un üzerine çıktı.
Bu önemli.
Çünkü manşet enflasyondaki düşüşün kalıcı olabilmesi için temel fiyatlama davranışlarının da değişmesi gerekiyor.
Üstelik önümüzde eğitim ve enerji kaynaklı yeni baskılar var.
Dolayısıyla eylül ayı, dezenflasyon programı açısından çok daha kritik bir sınav olacak.
Merkez bankalarının da işi zor
Türkiye yalnız değil.
Dünyada da enflasyon yeniden merkez bankalarının önüne çıkabilecek bir risk haline geliyor.
ABD Merkez Bankası Başkanı Kevin Warsh’ın Jackson Hole’daki mesajları bunun önemli göstergelerinden biri oldu. Warsh’ın şahin mesajları sonrasında piyasalarda eylül ayında faiz beklentileri yeniden yükseldi.
Her ne kadar merkez bankaları içinde faiz konusunda farklı görüşler bulunsa da, küresel merkez bankalarının önünde artık yeni bir risk var: Petrol.
Savaşlar, jeopolitik gerilimler ve enerji arzına ilişkin endişeler petrol fiyatlarını yukarı taşıdığında, enerji ithalatçısı ülkelerde enflasyon yeniden hızlanabiliyor.
Bu da merkez bankalarını daha uzun süre sıkı para politikası uygulamaya zorlayabilir.
Dolayısıyla dünyada faiz indirimlerinin hızlanacağı beklentisinin yerini, “Acaba merkez bankaları yeniden sıkılaşmak zorunda kalır mı?” sorusunun alması Türkiye açısından da önem taşıyor.
Çünkü küresel faizlerin yüksek kalması, Türkiye’nin para politikası üzerindeki baskıyı artırır.
TCMB için zor karar
Bütün bu tablo Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın önündeki işi de zorlaştırıyor.
10 Eylül’deki toplantıda Merkez Bankası’nın faiz konusunda temkinli davranması ve bir anlamda pas geçmesi ihtimali göz ardı edilmemeli.
Özellikle çekirdek enflasyonun yüzde 30’un üzerine çıkması, eğitim ve enerji fiyatlarındaki baskının devam etmesi ve küresel petrol fiyatlarının yüksek seyretmesi, para politikasının önündeki riskleri artırıyor.
Ancak eylül toplantısında faiz artırımı gelmese bile, sonraki toplantılarda enflasyonun seyrine göre faiz artışı ihtimalinin masada tutulması artık göz ardı edilemeyecek bir senaryo.
Burada mesele yalnızca faiz artırmak ya da faiz indirmek değil.
Asıl mesele Merkez Bankası’nın enflasyon beklentilerini nasıl yöneteceği ve ekonomi yönetiminin para politikasını üretimi tamamen boğmadan nasıl destekleyeceği.
Çünkü artık Türkiye’nin önünde tek bir hedef yok.
Hem enflasyonu düşürmek hem üretimi korumak hem istihdamı sürdürmek hem de vatandaşın alım gücündeki kaybı telafi edecek bir alan yaratmak zorunda.
Bu kolay bir denklem değil.
Bol para dönemi çoktan geride kaldı
Dünyada bol para dönemi geride kalalı çok oldu.
Türkiye ise şimdi daha pahalı paranın, daha pahalı enerjinin ve daha yüksek jeopolitik risklerin olduğu bir dünyada enflasyonla mücadele ediyor.
TCMB faiz konusunda baskı altında.
Ekonomi yönetimi hedeflerini tutturmak zorunda.
Ama bütün bu mücadelenin ortasında vatandaş da yalnız bırakılamaz.
Çünkü vatandaş bütçesini tutturamıyor.
Emekli zor durumda.
Esnaf ayakta kalmaya çalışıyor.
Üretici ve sanayici bir çıkış yolu arıyor.
Çiftçi ise bu yıl ektiği ürünün para etmesini istiyor.
Önce maliyetini kurtarmak, sonra gelecek yıl yeniden ekebilmek istiyor.
Enflasyonla mücadele sadece Merkez Bankası’nın faiz kararıyla kazanılacak bir savaş değil.
Bu mücadele üretimle, verimlilikle, rekabetle, enerji politikasıyla, tarımla, lojistikle ve gelir politikasıyla birlikte yürütülmek zorunda.
Aksi halde enflasyon düşerken ekonominin başka bir yerinde yara açabiliriz.
Ve belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:
Enflasyonu düşürürken ekonomiyi ne kadar soğutacağız ve bu soğumanın bedelini kim ödeyecek?