Piyasalarda son günlerin en çok konuşulan başlıklarından biri yatırım fonlarında yaşanan kriz.
Fonlarda parası bulunan yatırımcı açısından endişeyi anlamak zor değil. Sonuçta ortada kişinin kendi parası var. O paraya ne zaman ve nasıl ulaşacağını bilememek de doğal olarak soru işaretleri yaratıyor.
Ama burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Yaşanan sorunu bütün fon piyasasına mal etmek doğru değil. Bütün fonlar kötü değil, bütün portföy yönetim şirketlerinde de sorun yok. Yaşanan gelişmeler belirli fonlar ve şirketler üzerinden yürütülen soruşturma ve tasfiye süreciyle ilgili.
Yani birkaç fonda yaşanan ciddi problemi, bütün yatırım fonlarının güvenilmez olduğu şeklinde okumamak gerekiyor.
Fonlarda Gözler Ödeme Takviminde
Üstelik süreç artık sadece soruşturma aşamasında da değil.
Tasfiye için adımlar atıldı. Fon Koordinasyon Kurulu devreye girdi. SPK da tasfiye sürecindeki belirli fonlarda yatırımcılara ara ödeme yapılmasının önünü açtı.
Cuma günü Fon Koordinasyon Kurulu'nun ikinci toplantısı da yapıldı. Toplantıda net yatırım tutarının hesaplanması, ödeme kararına ilişkin düzenlemeler ve ödeme takvimi ele alındı. Sermaye Piyasası Kanunu'nda değişiklik öngören taslak da gündeme geldi.
Burada yatırımcı açısından önemli olan yalnızca parasını geri almak değil. Sürecin ne kadar açık ve öngörülebilir ilerleyeceğini de bilmek istiyor.
Para Sistemin Dışına Çıkmadı
Bir de burada gözden kaçırılmaması gereken başka bir nokta var.
Fondan çıkan her para finansal sistemden çıkmış olmuyor.
Goldman Sachs'ın değerlendirmesine göre eylül ayında para piyasası fonlarından çıkan 13 milyar doların yaklaşık yarısı yurt içindeki döviz ve altın mevduatlarına gitti. Aynı dönemde TL mevduatlardaki artış da sürdü ve bankacılık sisteminde likidite fazlasının devam ettiği görüldü.
Yani para fondan çıkıyor ama sistemin dışına çıkmıyor. Bir yatırımcı fondan çıkıp mevduata geçebilir, döviz ya da altın alabilir. Dolayısıyla sadece fonlardaki çıkışa bakarak bütün finansal sistem hakkında bir sonuca varmak doğru değil.
Üstelik Standard & Poor’s'un değerlendirmesi de önemli. Fonlarla ilgili gelişmelerin izole kalması halinde Türkiye'nin kredi notu üzerinde aşağı yönlü bir baskı beklenmiyor. Döviz kuru, dolarizasyon ve bankacılık sisteminin likiditesi açısından da şu aşamada önemli bir bozulma görülmediği belirtiliyor.
Bütün bunlar bize aslında aynı şeyi söylüyor: Paniği büyütecek değil, sakin kalmayı gerektirecek bir tablo var.
Dolayısıyla ortada küçümsenecek bir sorun yok. Ama bunu bütün finansal sisteme yayılan, yönetilemez bir kriz olarak değerlendirmek için de henüz yeterli veri yok.
Bence burada en önemli konu güven.
Çünkü yatırımcı ne olduğunu ve bundan sonra ne olacağını bildiğinde, söylentilerin ve paniğin etkisi de azalıyor.
Gözler Eylül Enflasyonunda
Pazartesi açıklanacak Eylül enflasyonunda da yine beklentiler ve güven öne çıkacak.
Eylül verisi sadece ay içinde fiyatların ne kadar arttığını göstermeyecek. Enflasyonla mücadelede nerede olduğumuzu ve önümüzdeki aylarda nasıl bir tabloyla karşılaşabileceğimizi de anlatacak.
Eylül ayında özellikle eğitim dikkat çekiyor.
İstanbul Ticaret Odası'nın verisinde eğitim grubundaki fiyat artışı yüzde 22,59'a ulaştı. Okulların açılmasıyla birlikte eğitim harcamalarında yaşanan bu yükseliş, Eylül enflasyonunda bu kalemin neden yakından izleneceğini gösteriyor.
Enerji ve Kur Baskısı
Enerji tarafında da benzer bir baskı var.
Enerjideki yükseliş sadece vatandaşın faturasına yansımıyor. Üretimden ulaşıma, lojistikten hizmetlere kadar birçok alanda maliyetleri artırıyor. Bunun tüketici fiyatlarına ne kadar yansıyacağını da önümüzdeki dönemde göreceğiz.
Bir de kur var.
Dolar/TL'nin 49 liranın üzerinde seyretmesi, ithal ürünler ve ithal girdiler üzerinden maliyet baskısını artırabilir. Burada kur geçişkenliği önemli.
Kur yükseldi diye bunun tamamı hemen fiyatlara yansımıyor. Ne kadarının yansıyacağı sektöre, şirketin maliyet yapısına, rekabete ve talebe göre değişiyor. Ancak kurdaki yükseliş kalıcı hale gelirse, özellikle ithal girdi kullanan sektörlerde baskının artması kaçınılmaz hale gelebiliyor.
Bu nedenle Eylül enflasyonunda sadece çıkan rakama değil, eğitim, enerji ve kurun önümüzdeki aylara ilişkin ne söylediğine de bakmak gerekecek.
Piyasa beklentisi de zaten bunun için önemli.
TCMB'nin Piyasa Katılımcıları Anketi'nde Eylül ayı TÜFE beklentisi yüzde 2,12 seviyesindeydi. Yıl sonu enflasyon beklentisi ise yüzde 29,61'e yükselmişti.
İTO verisi de eğitim başta olmak üzere bazı kalemlerde fiyat baskısının sürdüğünü gösteren önemli bir öncü veri oldu.
Şimdi bakılacak nokta, açıklanacak resmi rakamın beklentilerle ne kadar örtüşeceği. Çünkü piyasalar açısından sadece enflasyonun kaç çıktığı değil, beklentileri nasıl değiştirdiği de önemli.
Dışarıda Gözler ABD'de
İçeride bunlar yaşanırken dışarıda da ABD tahvil faizleri yakından izleniyor.
ABD'nin 10 yıllık tahvil faizinin yüzde 5'in üzerinde olması, sadece ABD'yi ilgilendiren bir konu değil. Çünkü ABD tahvilleri küresel piyasalar için önemli bir referans. Getiriler yükseldiğinde yatırımcı açısından ABD varlıklarının cazibesi artabiliyor ve bu da gelişmekte olan ülkelere yönelik para akımlarını etkileyebiliyor.
Bunun dolara da yansıması var.
ABD'deki yüksek getiriler doları destekleyen unsurlardan biri. Ancak doların yönünü sadece tahvil faizleri belirlemiyor. Fed'in para politikası, ABD ekonomisine ilişkin beklentiler ve küresel risk iştahı da işin içinde.
Dolar, Altın ve Kur
Dolar güçlendiğinde bu kez altın tarafı öne çıkıyor.
Altının faiz getirisi olmadığı için tahvil faizleri yükseldiğinde alternatif maliyeti artıyor. Güçlü dolar da eklenince altın üzerinde baskı oluşabiliyor. Ama altını sadece faiz ve dolarla açıklamak da doğru değil. Jeopolitik riskler, merkez bankalarının alımları ve küresel belirsizlikler de altın talebini destekliyor.
Yani dışarıda da tek bir gelişmeden söz etmiyoruz. Tahvil faizi, dolar ve altın birbirini etkiliyor ama her birinin kendi dinamiği de var.
Buradan yeniden Türkiye'ye döndüğümüzde karşımıza kur ve dolarizasyon sorusu çıkıyor.
Dolar/TL'nin 49 liranın üzerinde olması ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:
Yeniden bir dolarizasyon eğilimi görüyor muyuz?
Bunun cevabını sadece kurun seviyesine bakarak vermek mümkün değil. Mevduatın nasıl dağıldığına, döviz talebine ve TL'nin sunduğu getiriye birlikte bakmak gerekiyor.
Bütün Mesele Güven
Fon krizinin yarattığı güven tartışmasını da bunun dışında tutamayız. Parasına ulaşmakta zorlanan yatırımcı harcamasını veya yatırımını erteleyebilir. Sorun büyür ve uzun sürerse bunun reel sektöre de yansıması mümkün.
Ama şu aşamada fon krizinin ekonominin geneline yayıldığını söylemek için erken. Bundan sonraki süreçte alınan tedbirlerin sonuçları ve yatırımcıların buna vereceği tepki daha belirleyici olacak.
Aslında bütün bu gelişmelerin ortak bir noktası var: Piyasalar geleceği satın alıyor.
Fon yatırımcısı parasına ne zaman ulaşacağını bilmek istiyor.
Enflasyonda piyasa önümüzdeki ayları görmeye çalışıyor.
Kurda yükselişin geçici mi kalıcı mı olacağını anlamaya çalışıyor.
Küresel tarafta ise ABD tahvil faizleri, dolar ve altın arasındaki ilişki izleniyor.
O yüzden tek bir rakama bakıp büyük bir sonuç çıkarmak yerine, bu gelişmelerin birbirini nasıl etkilediğine bakmak gerekiyor.
Bir fonda yaşanan sorun bütün fonların kötü olduğu anlamına gelmez.
Altındaki bir düşüş altın hikayesinin bittiğini göstermez.
Kurun yükselmesi de tek başına yeni bir dolarizasyon dalgasının başladığı anlamına gelmez.
Piyasalarda dalgalanma her zaman olacak. Önemli olan, bu dalgalanmanın nedenini doğru okumak ve alınan kararları bunun üzerinden şekillendirmek.
Fon krizinde yatırımcının ihtiyacı şeffaflık.
Enflasyonda ihtiyaç kalıcı düşüş.
Kurda ihtiyaç öngörülebilirlik.
Ve bütün bunların üzerinde güven.
Çünkü para kaybedilebilir, yeniden kazanılabilir.
Ama güven kaybedildiğinde, onu yeniden kazanmak çok daha uzun sürer.