Geçtiğimiz pazar günü Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz tarafından açıklanan Orta Vadeli Program, Türkiye ekonomisinin önümüzdeki üç yıllık yol haritasını ortaya koydu.

Ben de OVP açıklanmadan önce kaleme aldığım yazıda, yeni programdan beklentilerimi sıralamıştım.

Enflasyonla mücadelenin kararlılıkla sürdürülmesi, ancak bunun büyüme ve üretim pahasına yapılmaması gerektiğini; faiz, büyüme, cari açık, ithalata bağımlılık ve istihdam arasında daha dengeli bir politika kurulmasının önemini vurgulamıştım.

Şimdi açıklanan programa baktığımızda, beklentilerimizin bir bölümünün karşılık bulduğunu, ancak bazı hedeflerin de ekonominin bugünkü gerçekleriyle ciddi bir sınav vereceğini görüyoruz.

Rakamlar ne söylüyor?

Yeni OVP’de 2026 yılı büyüme beklentisi yüzde 3,3’e çekildi. 2027 için yüzde 4,2, 2028 için yüzde 4,6 ve 2029 için yüzde 5 büyüme hedefleniyor.

Enflasyonda ise 2026 yıl sonu tahmini yüzde 28,4’e yükseltildi. 2027’de yüzde 21, 2028’de yüzde 13,5 ve 2029’da yüzde 9 hedefleniyor.

Yani tek haneli enflasyon hedefi yine masada ama 2029 yılına bırakılmış durumda.

Burada önemli bir ayrıntı var.

Geçen yıl açıklanan OVP’de 2026 enflasyon hedefi yüzde 16 olarak belirlenmişti. Şimdi aynı yıl için tahmin yüzde 28,4’e çıkarılıyor.

Bu sadece bir rakam değişikliği değil.

Ekonomide hedeflerin ne kadar gerçekçi belirlendiği konusunda da önemli bir gösterge.

Elbette aradan geçen dönemde savaş, enerji fiyatları ve küresel ekonomik koşullar değişti. Ancak vatandaş açısından bakıldığında sonuç değişmiyor.

Hedef yüzde 16 idi, bugün yüzde 28,4 konuşuluyor.

Enflasyonun kaderi savaşın elinde mi?

Yeni OVP’nin en önemli sınavlarından biri burada.

Türkiye’nin enflasyon mücadelesi artık yalnızca iç talep, faiz ve kur politikasıyla açıklanabilecek bir noktada değil.

İran-ABD gerilimi ve bölgede devam eden savaş, enerji fiyatlarını yukarı çekiyor. Petrolün 100 doların üzerine çıktığı bir ortamda Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı bir ekonomi için bunun maliyeti doğrudan pompaya, üretime, taşımaya ve nihayetinde market raflarına yansıyor.

Merkez Bankası da son karar metninde yüksek seyreden enerji fiyatlarının enflasyon görünümü açısından yukarı yönlü risk oluşturduğunu açıkça belirtiyor.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde “enflasyon düşecek” demek kadar, “hangi koşullarda düşecek?” sorusunu da sormamız gerekiyor.

Şimşek’in 484 milyar lirası

OVP’nin ardından Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamalarında özellikle kamuda 484 milyar liralık tasarruf vurgusu öne çıktı.

Tasarruf elbette önemli.

Ama ekonomide asıl mesele yalnızca ne kadar tasarruf edildiği değil, tasarrufun nereden yapıldığı ve elde edilen kaynağın nereye yönlendirildiğidir.

Vatandaşın, esnafın, sanayicinin ve çiftçinin yüksek faiz ve yüksek maliyetlerle mücadele ettiği bir dönemde kamuda tasarrufun gerçekten verimsiz harcamaları azaltıp azaltmadığı daha önemli.

Bir başka ifadeyle, 484 milyar lira kulağa büyük geliyor.

Peki bu rakamın ekonominin üretim kapasitesine, verimliliğine ve vatandaşın refahına etkisi ne?

Burada daha fazla ayrıntıya ihtiyacımız var.

Vergide denetim meselesi

Şimşek’in açıklamalarında dikkat çeken bir başka başlık da kayıt dışılıkla mücadeleydi.

Büyük şirketlerde denetim oranının yüzde 31,3’e çıktığını, küçük ölçekli işletmelerde ise yüzde 1,1’e gerilediğini söyledi.

Bu rakamlar ilk bakışta olumlu görünüyor.

Çünkü yıllardır vergi sisteminde adalet tartışılıyor.

Ancak burada da mesele yalnızca “kaç işletme denetlendi?” sorusu değil.

Asıl soru şu:

Verginin yükü kimlerin üzerinde?

Büyük şirketlerin daha fazla denetlenmesi kayıt dışılıkla mücadele açısından olumlu. Fakat vergi sisteminin gerçek anlamda adil olabilmesi için, kayıt dışılığın yanında vergi tabanının genişletilmesi ve vergide dolaylı vergilerin ağırlığının azaltılması da gerekiyor.

Vatandaşın cebinden çıkan verginin büyük bölümünü tüketim üzerinden aldığı bir sistemde, sadece denetim rakamlarıyla vergi adaletini sağlamak kolay değil.

KOBİ ve ihracat kredileri

Şimşek’in dikkat çektiği bir başka nokta ise kredilerin yönü.

KOBİ kredilerinin toplam krediler içindeki payının uzun vadeli ortalama olan yüzde 24,6’dan yüzde 27’ye çıktığını, ihracat kredilerinin payının ise yüzde 6,3’ten yaklaşık yüzde 12’ye yükseldiğini belirtti.

Bu önemli.

Çünkü kredi yalnızca tüketimi değil, üretimi ve ihracatı finanse ettiğinde ekonomiye katkısı farklılaşıyor.

Fakat burada da bir parantez açmak gerekiyor.

Krediye erişimin arttığını söylemek başka, kredinin maliyetinin işletmeler açısından sürdürülebilir olduğunu söylemek başka.

Bugün özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler açısından finansmana erişim kadar finansmanın maliyeti de büyük sorun.

Dolayısıyla “KOBİ kredilerinin payı arttı” demek kadar, KOBİ’nin bu krediyi hangi maliyetle kullandığına bakmak da gerekiyor.

Gıda fiyatlarında normalleşme beklentisi

Şimşek’in gıda fiyatlarına ilişkin normalleşme beklentisi de dikkat çekti.

Üretimin güçlü olmasının olumlu olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ancak gıda enflasyonunda normalleşme sadece üretimin bol olmasıyla gerçekleşmez.

Çiftçinin maliyeti, mazot, gübre, enerji, lojistik, depolama ve aracılık zincirinin tamamı fiyatı belirliyor.

Tarladaki ürünün fiyatıyla market rafındaki fiyat arasındaki makas kapanmadığı sürece, üretimin artması tek başına vatandaşın mutfak enflasyonunu kalıcı biçimde çözmeye yetmez.

Merkez Bankası neden faizi pas geçti?

OVP sonrasında en önemli başlıklardan biri de Merkez Bankası’nın eylül kararı oldu.

Piyasadaki genel beklenti faiz indirimi değil, Merkez Bankası’nın politika faizini yüzde 37’de sabit bırakması yönündeydi. Nitekim TCMB de beklentiler doğrultusunda politika faizini yüzde 37’de tuttu. Gecelik borç verme faizi yüzde 40, borçlanma faizi ise yüzde 35,5 olarak bırakıldı.

Ancak kararın kendisinden çok, karar metnindeki değişiklikler önemli.

Bir önceki toplantının metninde enflasyonun ana eğiliminin haziran ayında sınırlı miktarda gerilediği, öncü göstergelerin ise temmuz ayında geçici bir yükselişe işaret ettiği belirtiliyordu.

Eylül metninde ise “son dönem enflasyon gerçekleşmeleri ve öncü göstergeler enflasyonun ana eğiliminin gerilediğine işaret etmektedir” denildi.

Bu önemli bir değişiklik.

Merkez Bankası artık dezenflasyon sürecinde ana eğilimin gerilediğini daha net ifade ediyor.

İç talepteki zayıf seyir de devam ediyor.

Ancak metne bu kez daha belirgin biçimde giren bir başka risk var:

Enerji fiyatları.

TCMB, jeopolitik gelişmeler nedeniyle yüksek seyreden enerji fiyatlarının enflasyon görünümü üzerinde yukarı yönlü risk oluşturduğunu açıkça söylüyor.

Yani Merkez Bankası’nın önündeki denklem oldukça zor.

Bir tarafta düşen enflasyonun ana eğilimi ve zayıflayan iç talep var.

Diğer tarafta savaşın enerji maliyetleri üzerinden yaratabileceği yeni enflasyon baskısı bulunuyor.

Bu nedenle eylül ayında faiz indirimi yerine pas geçilmesi, Merkez Bankası’nın bu riskleri görmezden gelmediğini gösteriyor.

Küresel tablo değişiyor

Türkiye’nin faiz politikasını artık yalnızca kendi iç dinamikleri üzerinden okumak da mümkün değil.

Avrupa Merkez Bankası politika faizlerini 25 baz puan artırdı. ECB, Orta Doğu’daki çatışmanın yarattığı enerji baskısının enflasyonu hedefin üzerinde daha uzun süre tutabileceği uyarısında bulundu.

Bu gelişme Türkiye açısından önemli.

Çünkü küresel merkez bankalarının yeniden faiz artırmak zorunda kaldığı bir ortamda Türkiye’nin faiz indirim sürecine girmesi daha karmaşık hale geliyor.

Piyasalarda Merkez Bankası’nın ekim ayında faiz indirimine gidebileceği ve indirimin 100 baz puan düzeyinde olabileceği beklentileri konuşuluyor.

Ancak böyle bir adımın önünde ciddi soru işaretleri var.

Çünkü mesele sadece “enflasyonun ana eğilimi düşüyor mu?” değil.

Dış finansman koşulları ne durumda?

Doların küresel seyri ne olacak?

ABD tahvil faizleri nereye gidiyor?

Enerji fiyatları ne kadar daha yüksek kalacak?

Bu soruların tamamı Türkiye’nin faiz politikasını doğrudan ilgilendiriyor.

ABD tahvilleri alarm veriyor

Tam da bu noktada ABD tahvil piyasasına bakmak gerekiyor.

ABD Hazinesi uzun vadeli tahvillerde 6 milyar dolara kadar geri alım için piyasaya çıktı ancak yaklaşık 5,2 milyar dolarlık alım gerçekleştirebildi. Buna rağmen ABD’nin 10 yıllık tahvil faizi yüzde 5 sınırına yaklaştı.

ABD’nin yüksek kamu borcu, bütçe açıkları, tahvil piyasasındaki hareketlilik ve enerji fiyatlarındaki yükseliş küresel faiz ortamını etkiliyor.

ABD tahvil faizi yüzde 5’e yaklaşırken Türkiye’nin faiz indirim sürecini çok daha dikkatli yönetmesi gerekiyor.

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca düşük faiz değil.

Düşük enflasyon, öngörülebilir kur, sürdürülebilir büyüme ve dış finansmana erişim de gerekiyor.

Ve bunların hepsini aynı anda yönetmek gerekiyor.

Üstelik ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in son açıklamaları, küresel finans piyasalarındaki riskin yalnızca ekonomik verilerden kaynaklanmadığını da gösteriyor.

Bessent’in yen piyasasına müdahaleyi savunması, Japon politika yapıcıların hamleleri konusunda bilgi sahibi olduğunu açıkça söylemesi ve ABD’nin bilançosunun dış politika aracı olarak kullanılabileceğini ifade etmesi, finansal gücün artık daha doğrudan bir jeopolitik araç olarak kullanılabileceğini ortaya koyuyor.

Bu Türkiye açısından da göz ardı edilemeyecek bir risk.

Çünkü dünyanın en büyük ekonomisinin kur, tahvil ve finans piyasalarında atacağı adımlar, küresel sermayenin yönünü değiştirebildiği gibi Türkiye’nin faiz ve kur politikasının hareket alanını da doğrudan etkileyebilir.

Güvercin mesaj, şahin dünya

Burada Merkez Bankası’nın son karar metnindeki başka bir ayrıntı da dikkat çekiyor.

Banka bir yandan fiyat istikrarı sağlanana kadar sıkı para politikasının sürdürüleceğini söylüyor.

Diğer yandan enflasyonun ana eğiliminin gerilediğini, iç talebin zayıf olduğunu ve dezenflasyon sürecinin devam ettiğini vurguluyor.

Bu nedenle metnin genel tonu önceki döneme kıyasla daha güvercin.

Ancak dünya aynı anda daha güvercin bir yere gitmiyor.

ECB faiz artırıyor.

ABD’de tahvil faizleri yükseliyor.

Petrol 100 doların üzerinde seyrediyor.

İran-ABD gerilimi enerji piyasalarını baskılıyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki tablo, yalnızca OVP’nin rakamlarından ibaret değil.

Bir tarafta 2029’da yüzde 9 enflasyon ve yüzde 5 büyüme hedefleyen bir program var.

Diğer tarafta savaş, enerji maliyetleri, yüksek küresel faizler, ABD tahvil piyasasındaki hareketlilik ve içeride hala yüksek seyreden fiyatlar var.

ABD verisi tabloyu değiştirdi mi?

ABD’nin ağustos ayı enflasyon verisi de denklemdeki önemli taşlardan birini yerine koydu.

Tüketici fiyatları ağustosta aylık yüzde 0,4, yıllık yüzde 3,4 arttı. Her iki veri de piyasa beklentisiyle aynı geldi. Çekirdek TÜFE ise aylık yüzde 0,3, yıllık yüzde 2,4 yükseldi. Yıllık çekirdek enflasyon beklentiye paralel gelirken, aylık çekirdek enflasyon yüzde 0,2’lik beklentinin üzerinde gerçekleşti.

İlk bakışta tablo çok şaşırtıcı değil.

Nitekim ABD’nin 2, 5 ve 10 yıllık tahvil faizlerinin veriyi olumlu karşılaması ve ABD vadeli piyasalarında belirgin bir bozulma yaşanmaması da piyasanın rakamları büyük ölçüde beklenti dahilinde değerlendirdiğini gösteriyor.

Ancak burada önemli olan sadece açıklanan rakam değil, Fed’in bu rakamı nasıl okuyacağı.

Piyasalarda önümüzdeki hafta yapılacak FOMC toplantısında faiz artışı ihtimali yüzde 90’lara kadar yükselmiş durumda.

Bu çok önemli.

Çünkü ABD’de enflasyon beklentiyi aşmamış olsa da, özellikle aylık çekirdek enflasyonun beklentinin üzerinde gelmesi Fed’in elini faiz konusunda rahatlatmıyor.

Yani ABD’de enflasyon verisi küresel piyasalarda yeni bir şok yaratmadı ama Fed’in daha sıkı para politikası ihtimalini de ortadan kaldırmadı.

Peki TCMB ekimde ne yapacak?

Şimdi asıl soru Türkiye açısından başlıyor.

Piyasada Merkez Bankası’nın ekim ayında faiz indirimine gidebileceği ve bunun 100 baz puan civarında olabileceği beklentisi bulunuyor.

Ancak TCMB’nin önündeki tabloyu sadece Türkiye’nin enflasyon verileri belirlemiyor.

ABD’de faizlerin yüksek kalması, ABD tahvil faizlerinin yüzde 5 sınırına yaklaşması, enerji fiyatlarının savaş nedeniyle yükselmesi ve küresel merkez bankalarının yeniden sıkılaşma baskısıyla karşı karşıya olması, Türkiye’nin faiz indirim alanını daraltıyor.

Üstelik TCMB’nin kendi karar metni de enerji fiyatlarını açıkça yukarı yönlü risk olarak tanımlıyor.

Dolayısıyla ekimde 100 baz puanlık bir indirim yapılabilir mi?

Elbette yapılabilir.

Ancak bunun maliyeti ve piyasa tepkisi çok daha dikkatli hesaplanmak zorunda.

Çünkü erken ve güçlü bir faiz indirimi, içeride kredi maliyetlerini düşürürken kur ve enflasyon beklentileri üzerinde yeni bir baskı yaratabilir.

Tersine, faiz indiriminin gecikmesi ise zaten yüksek finansman maliyeti altında ezilen üretici, KOBİ ve esnaf açısından başka bir maliyet yaratıyor.

Merkez Bankası’nın önündeki asıl zorluk da burada.

Enflasyonu düşürürken ekonomiyi fazla soğutmamak, faizi indirirken kur ve beklentiler üzerinden yeni bir enflasyon dalgası yaratmamak.

OVP’nin gerçek sınavı şimdi başlıyor

Sonuçta açıklanan OVP, Türkiye ekonomisi için önemli hedefler ortaya koyuyor.

2029’da yüzde 9 enflasyon, yüzde 5 büyüme hedefleniyor.

Ancak bu hedeflerin gerçekleşmesi yalnızca Ankara’da alınacak kararlarla mümkün olmayacak.

Savaşın nereye gideceği, enerji fiyatlarının ne olacağı, ABD’nin faiz politikası, küresel tahvil piyasasının seyri ve sermayenin gelişmekte olan ülkelere bakışı da Türkiye ekonomisinin kaderinde belirleyici olacak.

Mehmet Şimşek’in açıkladığı tasarruf rakamları, kayıt dışılıkla mücadele ve kredilerin üretim ile ihracata yönlendirilmesi önemli adımlar.

Ama vatandaş açısından başarı, açıklanan milyarlarca liralık tasarruf rakamıyla değil; markette, akaryakıt istasyonunda, kirada, faturada ve kredi maliyetinde hissedilecek.

OVP’nin gerçek başarısı da burada ölçülecek.

Türkiye ekonomisi rakamlardan oluşmuyor.

Rakamların hayatın içine nasıl yansıdığı asıl mesele.

Şimdi gözler Merkez Bankası’nın önündeki ekim kararında.

Çünkü ABD’den gelen son veri, küresel piyasaları sarsacak yeni bir şok yaratmadı ama Türkiye’nin faiz indirim sürecinin önündeki dış riskleri de ortadan kaldırmadı.

OVP’nin hedefleri ile ekonominin gerçekleri arasındaki mesafeyi kapatacak olan ise bundan sonra atılacak adımlar olacak.