Son zamanlarda en çok konuştuğumuz konuların başında okullardaki güvenlik sorunu geliyor.
15 Nisan 2026’da Kahramanmaraş’ta Ayser Çalık Ortaokulu’nda yaşanan silahlı saldırı ve 22 Eylül’de Manisa’nın Turgutlu ilçesinde meydana gelen silahlı saldırı, eğitim kurumlarında güvenlik tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı.
Bu olaylarda öne çıkan bir başka konu ise saldırganların yaşlarıydı. 14, 15 ve 19 yaşındaki çocukların bu tür olaylarla gündeme gelmesi, ister istemez hepimize aynı soruyu sorduruyor:
Biz o yaşlarda nasıldık?
Bizim çocukluğumuzda teknoloji bugünkü kadar hayatımızın merkezinde değildi. Akıllı telefonlar henüz günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası değildi. Araştırmalarımızı internetten birkaç saniye içerisinde yapmıyor, ansiklopedilerin sayfalarını karıştırıyorduk.
Elbette o yıllarda da birçok evde bilgisayar ve internet vardı. Ancak bugünkü kadar erişilebilir değildi. Ödevlerimizi kimi zaman kütüphanede, kimi zaman kitaplardan, kimi zaman da evde ailemizle oturup konuşarak yapıyorduk.
Peki o dönemde şiddet içerikli bilgisayar oyunları, akran zorbalığı, şiddet içeren dizi ve filmler yok muydu?
Vardı.
Aile içi tartışmalar, kötü alışkanlıklar, yanlış rol modeller de vardı.
Fakat bugünle geçmiş arasındaki asıl fark belki de yalnızca maruz kaldığımız içeriklerde değil, sosyalleşme biçimimizde aranmalı.
Biz sokakta büyüyen çocuklardık.
Saatlerce dışarıda oyun oynar, arkadaşlarımızla tartışır, barışır, yeniden oyuna dönerdik. Hayal gücümüzü oyunlarla, motor becerilerimizi hareket ederek geliştirirdik.
Sokakta herkes aynı oyunun bir parçasıydı.
Elbette çocuklar arasında çatışmalar yaşanıyordu. Küslükler, tartışmalar, küçük kavgalar da oluyordu. Fakat bütün bunların ardından yeniden bir araya gelmeyi, iletişim kurmayı ve sınırlarımızı öğreniyorduk.
Bugünün çocukları ise farklı bir dünyanın içinde büyüyor.
Z kuşağının yeni yeni tanıştığı akıllı telefonlar, Alfa kuşağının çocukluk döneminin en önemli araçlarından biri haline geldi. Bilgiye ulaşmak, oyun oynamak, arkadaşlarla iletişim kurmak ve eğlenmek artık tek bir ekranın içine sığıyor.
Bu durumun çocukların davranışlarını nasıl etkilediği ise yalnızca “teknoloji kötü” diyerek açıklanabilecek kadar basit değil.
Çünkü mesele teknolojinin kendisinden çok, çocuğun teknolojiyle kurduğu ilişki.
Bir çocuk gördüğü her şeyi taklit etmiyor. Her şiddet içeriğine maruz kalan çocuk şiddete yönelmiyor. Her bilgisayar oyunu oynayan çocuk saldırganlaşmıyor.
O halde asıl soru şu:
Çocuğun karşılaştığı içerik kadar, o içeriği anlamlandırmasını sağlayan aile ve sosyal çevre ne kadar güçlü?
Türk Eğitim-Sen’in “Türkiye’de Okullarda Şiddet Hakkında Öğretmen Görüşleri” araştırmasında, öğretmenlerin görüşlerine göre akran zorbalığının en fazla görüldüğü yerlerin başında okul bahçesi geliyor. Katılımcıların yüzde 36,2’si akran zorbalığının okul bahçesinde görüldüğünü belirtirken, sınıf ortamı yüzde 19,2 ile ikinci sırada yer alıyor.
Bu rakamlar bize yalnızca okulda yaşananları göstermiyor.
Aynı zamanda çocukların birbirleriyle kurduğu ilişkinin ne kadar önemli olduğunu da hatırlatıyor.
Biz küçükken ailemiz bize bazı sınırları daha en başından öğretirdi:
“Kimsenin dış görünüşüyle dalga geçme.”
“Arkadaşının alanına saygı göster.”
“Birine dokunmadan önce düşün.”
“Başkalarını üzme.”
Bugün ise çocukların bu sınırlarla ne kadar erken ve ne kadar doğru biçimde tanıştırıldığı sorusu karşımızda duruyor.
Çünkü eğitim yalnızca okulda başlayan bir süreç değil.
Eğitim ailede başlıyor.
Okul, çocuğun ailesinden getirdiği değerlerin üzerine yeni bilgiler, yeni deneyimler ve sosyal beceriler ekliyor. Öğretmen çocuğa yalnızca ders anlatmıyor; aynı zamanda yol gösteriyor, sınırları öğretiyor, davranışlarının sonuçlarını görmesine yardımcı oluyor.
Bu nedenle okulda yaşanan her olumsuzluğu yalnızca öğretmene, okula ya da güvenlik personeline yüklemek de doğru değil.
Peki aile?
Türk Eğitim-Sen’in aynı araştırmasında öğretmenlere, görev yaptıkları okulda suça karışan öğrencilerin bulunup bulunmadığı da soruluyor. Katılımcıların yüzde 31,5’i bu konuda bilgi sahibi olmadığını belirtirken, yüzde 23,9’u okulunda suça karışan öğrenci bulunduğunu ifade ediyor.
Bu veriler, çocukların okul yaşamının aileden bağımsız düşünülemeyeceğini bir kez daha gündeme getiriyor.
Çünkü okulda başlayan her davranışın kökeni okul olmayabilir.
Bir çocuk okula yalnızca çantasını ve kitaplarını getirmiyor.
Evde öğrendiği dili, gördüğü davranışları, kurduğu ilişkileri, öğrendiği sınırları ve dünyaya bakışını da okula getiriyor.
Bu yüzden bugün “Okullar neden güvenli değil?” diye sorarken bir başka soruyu da sormamız gerekiyor:
Çocuklarımızı okula gönderirken onlara güvenli bir dünya kurmayı evde ne kadar başarabiliyoruz?
Elbette geçmişi romantikleştirmenin de bir anlamı yok. Bizim çocukluğumuz kusursuz değildi. Biz de kavga ettik, yanlış yaptık, kötü içeriklerle karşılaştık, zorlandık.
Ancak belki de bizi ayakta tutan şey, bütün bunların karşısında yalnız kalmamamızdı.
Sokak vardı.
Arkadaşlarımız vardı.
Kitaplarımız vardı.
Ailemiz vardı.
Ve en önemlisi, davranışlarımızın sonuçlarını bize anlatan yetişkinler vardı.
Bugün çocukların karşısında ise çok daha hızlı, çok daha yoğun ve çok daha kontrolsüz bir içerik dünyası bulunuyor.
Bu nedenle mesele yalnızca okul kapısında güvenlik görevlisi bulunup bulunmaması değil.
Mesele yalnızca okulun kamerası, bahçe duvarı ya da giriş çıkış kontrolü de değil.
Okulun güvenliği, çocuğun eve döndüğünde karşılaştığı dünyadan bağımsız değil.
Çocuklarımızın daha güvenli okullara ihtiyacı var.
Ama bunun yanında daha güvenli aile ilişkilerine, daha güçlü iletişime, daha sağlıklı sosyal çevrelere ve doğru sınırları öğreten yetişkinlere de ihtiyacı var.
Çünkü okul, çocuğun hayatındaki ilk eğitim kurumu değil.
İlk okul evdir.