Piyasalarda son günlerde ilginç bir tartışma yaşanıyor. Türkiye'nin MSCI gelişmekte olan piyasalar statüsünün sorgulanabileceğine ilişkin haberlerin ardından kimi çevreler bunun fazla büyütüldüğünü, hatta ortada ciddi bir risk bulunmadığını söylüyor.

Keşke mesele bu kadar basit olsa...

Önce MSCI nedir, ona bakalım.

MSCI, dünya genelindeki hisse senedi piyasalarını büyüklük, likidite, yabancı yatırımcı açısından erişilebilirlik ve yatırım yapılabilirlik gibi kriterlere göre sınıflandıran ve endeksler oluşturan uluslararası bir kuruluş. Bu sınıflandırmalar, küresel yatırımcıların ülkeleri ve piyasaları karşılaştırırken kullandığı önemli göstergeler arasında yer alıyor.

Türkiye 1989'dan bu yana gelişmekte olan piyasalar kategorisinde.

MSCI'ın Haziran 2026 değerlendirmesinde Türkiye için henüz bir sınıflandırma değişikliği yapılmadı. Ancak Türkiye'deki pay sahipliği şeffaflığı ve bazı şirketlerdeki olası koordineli işlemler konusunda yatırımcıların dile getirdiği endişeler kayda geçirildi. MSCI, Kasım 2026 incelemesine kadar yeterli, somut ve güvenilir ilerleme görülmemesi halinde Türkiye için bir danışma süreci başlatabileceğini açıkladı.

Nitekim geçtiğimiz pazartesi akşamı Kanal 26'da yayınlanan Ateş Hattı programında da MSCI konusunu gündeme getirdim.

Son günlerde bu başlığın daha fazla tartışılması da boşuna değil.

Çünkü burada henüz verilmiş bir karar yok. Türkiye'nin MSCI'dan çıkarıldığı da yok. Fakat ortada hiç risk yokmuş gibi davranmak da mümkün değil.

Üstelik rakamlar da piyasadaki yabancı ilgisinin eskisi kadar rahat olmadığını gösteriyor.

18 Eylül haftasında yabancıların Türk bankalarıyla TL türev pozisyonları 2,1 milyar dolar geriledi. Son bir ayda düşüş 6,4 milyar dolara ulaştı. Toplam pozisyon 58,9 milyar dolara indi ve Temmuz sonundan bu yana ilk kez 60 milyar doların altına geriledi. Aynı hafta yabancı yatırımcı 109,8 milyon dolarlık hisse, 116 milyon dolarlık tahvil sattı.

Bu rakamlar tek başına "yabancı Türkiye'den kaçıyor" demek için yeterli değil. Bir haftalık satıştan böyle büyük bir sonuç çıkarmak doğru olmaz. Ancak hisse, tahvil ve TL türevlerinde aynı dönemde görülen gerileme de görmezden gelinecek bir tablo değil.

Tam bu noktada fon krizini de hesaba katmak gerekiyor.

Tasfiye sürecine giren fonlarda Merkezi Kayıt Kuruluşu'nun, yani MKK'nın yatırımcıları ayrıca bilgilendirmek zorunda kalması bile meselenin yalnızca birkaç fonun fiyat hareketinden ibaret olmadığını gösteriyor. Tasfiye halindeki fonların fiyatlarının değişebileceği, ödeme tutarının tasfiye sonucunda oluşacak bakiye ve yatırımcının elindeki pay sayısı üzerinden hesaplanacağı açıklandı.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise fonlardaki tasfiye sürecinin borsayı baskı altına almayacağını ve genele yayılmış sistemik bir risk bulunmadığını söyledi.

Elbette sistemik risk bulunmayabilir.

Zaten 17 Eylül'de toplanan Finansal İstikrar Komitesi de sermaye piyasalarının işleyişine ilişkin temel veya yapısal bir risk bulunmadığını, sorunun fon piyasasının belirli bir bölümünde yoğunlaştığını ve yönetilebilir olduğunu açıkladı.

Ama finans piyasalarında riskin yalnızca bugün gerçekleşmiş olması gerekmiyor.

Bazen asıl mesele, riskin oluşabileceği alanların çoğalmasıdır.

Bir tarafta fon piyasasındaki soru işaretleri...

Diğer tarafta yabancı yatırımcının pozisyonlarında gerileme...

Üzerine bir de MSCI'ın piyasaya ilişkin uyarıları...

Bunların hiçbirini tek başına felaket olarak görmek doğru değil. Fakat hepsini üst üste koyduğumuzda "risk yok" demek de biraz fazla rahat bir cümle olmuyor mu?

Çünkü Türkiye yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve jeopolitik açıdan da kritik bir dönemden geçiyor.

Suriye'de dengeler henüz oturmuş değil. İsrail'in Suriye'ye yönelik askeri hamleleri ile Türkiye'nin Suriye'deki rolü konusunda gerilim başlıkları oluşuyor.

Ege'de Türkiye-Yunanistan hattındaki gelişmeler de yakından takip ediliyor. Bugün sıcak bir çatışmadan söz etmiyoruz. Ama bölgede askeri hareketliliğin arttığı bir ortamda Ege'de yaşanabilecek yeni bir kriz ihtimali, Türkiye'nin jeopolitik risk primini artırabilecek başlıklardan biri.

Güneyde ise tablo daha da karmaşık.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşması, bölgedeki gelişmeler açısından Türkiye'yi de daha yakından ilgilendiren yeni bir başlık ortaya çıkardı. Suudi Arabistan'a yönelik füze ve İHA saldırıları ise bölgedeki güvenlik riskinin ne kadar canlı olduğunu bir kez daha gösterdi.

Bütün bunların ekonomiyle ne ilgisi var diye sorulabilir.

Çok ilgisi var.

Çünkü piyasa yalnızca enflasyona, faize ve bilançolara bakmıyor. Sermaye, riskin kendisinden çok riskin nereye kadar büyüyebileceğine bakıyor.

Türkiye açısından enerji fiyatları da bu nedenle önemli.

Petrol fiyatlarının yükseldiği, Kızıldeniz'deki güvenlik sorunlarının enerji ve taşımacılık hatlarını tehdit ettiği bir ortamda Türkiye'nin enerji ithalat faturasının yeniden baskı altına girmesi, enflasyon ve cari denge açısından yeni bir risk yaratabilir.

ABD tahvil faizlerinin yüksek seyri de Türkiye gibi gelişmekte olan piyasalar açısından önemli.

Çünkü ABD tahvili yüksek getiri sunduğunda, gelişmekte olan ülkelere yatırım yapmak isteyen sermayenin karşısına daha cazip bir alternatif çıkıyor.

Üstelik ABD'de yapılacak ara seçimler de küresel piyasalar açısından yeni bir siyasi belirsizlik alanı oluşturuyor.

Rusya-Ukrayna savaşı ise zaten başka bir boyuta geçti. Artık yalnızca cephedeki çatışmalardan söz etmiyoruz. İki tarafın da binlerce İHA ile askeri ve sivil hedefleri vurduğu, enerji ve lojistik altyapısının savaşın doğrudan hedeflerinden biri haline geldiği bir dönemden geçiyoruz.

Şimdi bütün bu tabloyu Türkiye piyasasının önüne koyun.

Fon krizi...

Yabancı pozisyonlarında gerileme...

MSCI'ın uyarısı...

Yüksek küresel faizler...

Enerji fiyatları...

Suriye...

İsrail...

Ege...

Suudi Arabistan...

Rusya-Ukrayna savaşı...

Ve bütün bunların ortasında Türkiye'nin sermaye piyasalarına duyulan güven.

Bunların hiçbiri "yarın kriz çıkacak" anlamına gelmiyor.

Ama yatırımcı açısından risk haritasının genişlediğini gösteriyor.

Türkiye'nin gelişmekte olan piyasa statüsünden bir alt kategoriye indirilmesi bugün verilmiş bir karar değil. Ancak böyle bir ihtimalin gündeme gelmesi bile sermaye piyasaları açısından önemli.

Çünkü endeks sınıflandırmaları, uluslararası yatırımcıların piyasaları değerlendirirken dikkate aldığı göstergelerden biri. Böyle bir değişikliğin Türkiye'nin yabancı yatırımcı algısı ve sermaye akımları üzerindeki etkisi ise gelişmelerin nasıl şekilleneceğine bağlı.

Bu nedenle mesele yalnızca bir kategori değişikliği değil.

Asıl mesele yatırımcıya şu mesajı verebilmek:

Türkiye piyasası şeffaftır, kuralları nettir, fiyat oluşumu sağlıklıdır ve yatırımcı istediği zaman makul koşullarda piyasaya girip çıkabilir.

Bunu sağladığınız zaman yabancı yatırımcıya "gel" demenize bile gerek kalmaz.

Ama yatırımcıda soru işareti oluşursa, "risk yok" demek de tek başına yeterli olmaz.

Çünkü piyasalar açıklamalardan çok rakamlara bakar.

Ve bugün o rakamlar bize henüz bir kriz anlatmıyor olabilir.

Ama riskin ortadan kalktığını da söylemiyor.

Üstelik Türkiye'nin 5 yıllık kredi risk primi, yani CDS'i de fon krizinin ardından yeniden yükseldi. 21 Eylül'de 242 baz puana kadar çıkan CDS, 23 Eylül'de 240,86 baz puan seviyesinde bulunuyordu. Eylül ayının başında ise 216-219 baz puan bandındaydı.

Bu da bize piyasalarda risk algısının kısa sürede nasıl değişebildiğini gösteriyor.

Tam da bu noktada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın fon soruşturmalarına ilişkin yaptığı ilk açıklamayı da not etmek gerekiyor.

Erdoğan, 24 Eylül'de New York'ta yaptığı açıklamada sorunun sermaye piyasalarının sınırlı bir alanında ve belli sayıda fonda ortaya çıktığını belirterek, finansal sisteme ve Türkiye ekonomisine yönelik bir risk bulunmadığını söyledi. Sorumluluğu olanların hukuk önünde hesap vereceğini ifade eden Erdoğan, benzer sorunların tekrar yaşanmaması için hukuki ve idari düzenlemeler dahil gerekli tedbirlerin alınacağını da açıkladı.

Bu açıklama, özellikle soruşturmanın kapsamı ve sorumluların hesap vermesi konusunda piyasaya verilen önemli bir güven mesajı olarak değerlendirilebilir. Aynı zamanda sorunun sınırlı bir alanda kaldığı yönündeki resmi yaklaşımı da ortaya koyuyor.

Ancak burada Mehmet Şimşek'in daha önceki açıklamasına da bir parantez açmak gerekiyor.

Şimşek'in "sistemik risk yok" demesi elbette önemli. Fakat piyasalarda güven yalnızca "risk yok" cümlesiyle oluşmuyor. Yatırımcının asıl görmek istediği, sorun ortaya çıktığında ne yapıldığı, sorumluların nasıl belirlendiği ve benzer bir tablonun tekrar yaşanmaması için hangi mekanizmaların kurulduğu.

Erdoğan'ın açıklamasında bu ikinci bölümün, yani soruşturmanın sürdürülmesi, sorumluların hukuk önünde hesap vermesi ve yeni tedbirlerin alınması konusunun özellikle vurgulanması bu açıdan dikkat çekici.

Şimdi asıl soru şu:

Önümüzdeki günler bize neyi getirecek?

Fon krizinin etkileri tamamen geride mi kalacak?

Yabancı yatırımcının Türkiye'ye bakışı nasıl şekillenecek?

MSCI'ın Kasım ayında yapacağı değerlendirmeden nasıl bir tablo çıkacak?

Ve en önemlisi, bütün bu risk başlıkları Türkiye piyasalarında güveni nasıl etkileyecek?

Belki de bugün cevaplamamız gereken en önemli soru tam olarak bu.