Donald Trump’ın Beyaz Saray’daki ilk günüyle birlikte masasında duran dosyalardan biri, 19,5 trilyon dolarlık ABD kamu borcuydu. Peki Trump bu borcu azaltabildi mi, yoksa dünyayı yeni bir ekonomik düzene mi soktu?
BORÇLA GELEN GÜÇ: BEYAZ SARAY’IN İLK GÜNLERİ
Trump’ın ABD başkanlığında birinci günü, masasında duran dosyalardan birisi de kamu borcu, tam tamına 19,5 trilyon dolar. Çiçeği burnunda ABD Başkanı’nın kara kara düşünmesi için 19,5 trilyon dolar, öyle yüksek bir rakam değil.
Yıl 2016, iş insanı Donald Trump Cumhuriyetçilerin başkan adayı. Vaatlerinden birisi de, ulusal kamu borcunu 8 yıl gibi kısa bir sürede sıfırlamak. Selefi Obama’nın 8 yıllık iktidar döneminde ekonomi çalkantılı bir süreç izledi. Obama iyi başladı ama kötü bitirdi. ABD seçmeni, vergilerinin nereye gittiğinin hesabını sormak için sandıkta 'Trump' dedi.
YÖNETİCİ ARKETİPİ: TELEVİZYONUN GÜCÜ VE TRUMP İMAJI
Donald Amca’nın başta para olmak üzere güç veren asetleri yönetme kabiliyeti çok gelişmişti. ABD halkına da bu yönüyle sunuldu. 'The Apprentice' adlı TV programıyla, acımasız ama güçlü bir lider imajı pekiştirildi. Televizyon, ABD seçmeni için her zaman belirleyici bir mecra oldu. Seçim öncesi televizyon münazaraları, başkanlık yarışının en kritik virajı olarak kabul edilir. Trump, özgüveni ve hükmedici tarzıyla seçmeni hizaya getirdi.
YENİ YOL ARAYIŞI: ALTYAPI VE İSTİHDAM HAMLESİ
Beyaz Saray’a geldikten sonra Trump, verdiği sözleri tam olarak tutamasa da, ekonomiyi canlandırmak için yeni yollar aradı. Ünlü stratejist Hannibal’ın 'Ya yeni bir yol bulacağız, ya yeni bir yol yapacağız' sözü sanki Trump’ın kulağında çınlıyordu. Trump da yeni bir yol yaptı. ABD’de altyapı projelerine yönelerek 1,5 milyar dolarlık bir bütçe hazırladı. Modern bir ülke olmasına rağmen ABD’nin altyapısı birçok alanda eskimişti. Bu adım, hem istihdamı artırdı hem de kamu harcamaları yoluyla ekonomiyi canlandırdı. Ancak kamu borcunu azaltma hedefi zamanla rafa kalktı. 2019’a gelindiğinde borç 22,7 trilyon doları buldu.
TİCARET SAVAŞLARI: YENİ DÖNEMİN BAŞLANGICI
Trump’ın birinci döneminde dünya, yeni bir kavramla tanıştı: 'Ticaret savaşları'. Ekopolitik literatürde yerini alan bu kavram, uluslararası ilişkilerde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Trump, 'Bizi kazıklayan ülke' diyerek Çin’le planlı bir ticaret savaşına girdi.
TRUMP EKONOMİSİ: TRUMPONOMİ’NİN DOĞUŞU
Amaç, ABD’nin Çin’e karşı verdiği ticaret açığını azaltmaktı.
ABD’de faaliyet gösteren ve birçok telekom altyapısında imzası bulunan Çinli elektronik devi Huawei ve diğer birçok Çinli şirket, deyim yerindeyse “Get out!” denilerek ülkeden çıkarıldı. Ticaret savaşları, karşılıklı restleşmeler ve gümrük tarifesi tehditleriyle en üst seviyeye ulaştı.
“Dünyanın Fabrikası” Çin köşeye sıkışmış gibi görünse de, son sözü henüz söylememişti. Uzak Doğu’da ABD’nin en sağlam müttefiki olan Tayvan’ı askeri manevralarıyla rahatsız etmeye başladı. Ada ülkesi Tayvan’ın en önemli ticaret damarını ise deniz yolları oluşturuyordu. Çin’in Tayvan kıyılarındaki askeri tatbikatları, ABD’ye karşı verilen bir cevap niteliğini taşıyordu.
Tüm bu karşılıklı restleşmeler, keskin bir bıçak üstünde duran küresel piyasaları olumsuz etkilemeye başlamıştı. Günün sonunda, istikrarsız bir küresel piyasayı kim isterdi? Trump’ın bütün bu planlarının amacı; ABD’deki üretimi güçlendirmek, bütçeyi dengelemek ve tarife düzenlemeleri sonucunda bütçe açıklarını azaltmaktı.
Züccaciye dükkanındaki bir fil etkisi yaratan Trump politikaları, günümüzde “Trumponomi” adı altında yeni bir baskıcı ekopolitik yönetim anlayışını da hayatımıza sokmuş oldu. O günlerde bir ekonomi editörü olarak ne ben, ne de bu işin diğer profesyonelleri, Trump’ın Çin’e karşı adımlarının aslında gelecekte ABD’nin ticaret partnerlerine karşı geliştirdiği bir modelin habercisi olduğunu öngöremezdik.
Yazının ilk bölümünde bahsettiğimiz 2009 yılında başlayan ekonomik genişleme, Trump döneminde de sürdü. Hedefler tuttu, kişisel gelirler arttı. ABD ekonomisi, tarihin en güçlü dönemlerinden birini daha yaşıyordu.
Peki, ne oldu da 1. Trump dönemi bir seçim akşamı bitiverdi?
2020 seçimlerinde Trump’ın karşısına çıkan Demokratların adayı Joe Biden, kimilerine göre net, kimilerine göre de kıl payı farkla seçimi kazanarak ABD’nin 46. Başkanı oldu.
TRUMP 1.0: KİBİR VE ÇÖKÜŞ
“The Apprentice” adlı TV programını izleyenler hatırlar; Trump, bir moderatörden çok, mitolojik bir tanrı gibiydi. Program katılımcılarından istediğini yüceltiyor, istediğini de sonsuza dek gömüyordu. Hem de bunu yüzüne hakarete varan cümleler sarf ederek yapıyordu.
İşte bu itici tavrın aynısını ülke yönetiminde de sergilemek, bir bakıma Trump 1.0 döneminin sonu olmuştu. Başta Meksikalılar olmak üzere, ABD’yi bugünlere getiren ve hakları anayasa tarafından korunan göçmenlere karşı dışlayıcı, ırkçı bir dil kullanması; saldırgan tavırları; siyahi insanlara yönelik ayrımcı tutumu, kendi tabanı olan Cumhuriyetçilerin bile aklını karıştırdı.
70 milyondan fazla oy almasına rağmen Trump, belki de hayatında ilk defa kaybediyordu.
JOE BIDEN DÖNEMİ: KRİZLERİN MASASI
Ama hayatı boyunca kazanmayı alışkanlık edinen Donald Trump’ın yedek planları elbette mevcuttu.
20 Ocak 2021'de göreve başladığında Joseph Biden, 78 yaşındaydı ve Oval Ofis’e gelen en yaşlı başkandı. Trump’ın ilk döneminin tersine, masasının üzerinde pandemi, iklim tutarsızlıkları ve Trump döneminde hızla yükselen bir ırkçılık dalgası buldu. Bunlar, bir ABD başkanı —hem de yaşlı bir başkan— için son derece önemli sorunlardı.
Pandemi sürecinde evlerine kapanan milyonlarca seçmen, iyi yönetilmeyi bekliyordu. Üretimin durması, lojistik hatlarının kesintiye uğraması ve en önemlisi, pandeminin getirdiği sağlık sistemindeki çöküşler, ülke genelinde büyük bir tıkanmaya yol açtı. ABD’de Covid-19 nedeniyle ilk sırada hayatlarını kaybedenlerin evsizler olduğunu hesaba katarsak, ortalama bir Amerikalının yaşadığı sıkıntıları tahmin etmek zor değildi.
TRUMP 2.0: SİYASET DEĞİL, EKONOMİ KAZANIRSA
Trump 2020 seçimlerini kaybettikten sonra sahneden çekilmedi. Cumhuriyetçi taban üzerindeki etkisi, seçim gecesi kadar güçlüydü. 2024 seçimlerine giden süreçte, “Trump 2.0” dediği yeni dönem için kolları sıvadı. Bu kez sadece politik bir figür değil, küresel dengeleri yeniden şekillendirme iddiasındaki bir ekonomik aktör olarak sahaya indi.
Trump’ın siyasi söyleminin merkezinde iki güçlü slogan vardı: “Make America Great Again” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) ve “America First” (Önce Amerika). Bu iki cümle, sadece seçim kampanyası değil, Trump doktrininin özeti haline geldi. ABD iç siyasetinde “Önce Amerika” anlayışı bu kez daha keskin bir ekonomik milliyetçilikle sahaya sürüldü. Trump’ın ilk döneminde başlattığı gümrük tarifeleri, yerli üretim teşvikleri ve tedarik zincirlerini ABD’ye taşıma politikaları, ikinci dönem stratejisinin de temelini oluşturdu.
GÜMRÜK TARİFELERİ VE TEDARİK ZİNCİRLERİ: KÜRESEL EKONOMİDE DOMİNO ETKİSİ
Trump, “üreten kazanır” diyerek özellikle Çin, Almanya, Meksika ve Kanada gibi ABD’nin büyük ticaret partnerlerini sert şekilde hedef aldı. İthalat kalemleri üzerinden devasa gümrük tarifeleri getirildi. Bu adım, görünüşte ABD üretimini canlandırdı ama dünya ekonomisinde zincirleme bir etki yarattı. Küresel tedarik zincirleri daraldı, maliyetler arttı. Gıda ve enerji fiyatları başta olmak üzere birçok temel ürünün küresel fiyatı yükseldi. ABD dolarının güçlenmesi, gelişmekte olan ülkelerin ithalat maliyetlerini daha da yukarı taşıdı.
MARKETTEKİ EKMEĞİMİZİN FİYATINI TRUMP BELİRLİYOR
Bugün markette ekmeğe, ayçiçek yağına ya da endüstride kullanılan çeliğe zam geldiğinde bunun sadece yerel bir neden olmadığını anlamak gerekiyor. Washington’da alınan bir karar, Ankara’daki manava, Bursa’daki fırına, İstanbul’daki sanayiciye kadar uzanıyor. Trump’ın gümrük tarifeleri ve dolar merkezli ekonomi politikaları, küresel hammadde fiyatlarını yukarı çekerek Türkiye gibi dışa bağımlı ülkelerde doğrudan fiyat artışına neden oluyor.
KÜRESEL PARA SAVAŞLARI: DOLARIN GÖLGESİNDE YAŞAMAK
Trump’ın ticaret politikalarının en büyük yan etkilerinden biri doların güçlenmesiydi. ABD’nin ithalatı azaltıp ihracatı artırma hedefi, küresel dolar talebini patlattı. Bu durum doların rezerv para olarak değer kazanmasına yol açtı. Türkiye gibi ithalat ağırlıklı ekonomilerde bu tablo çok net hissedildi. Doların yükselmesi ithal ürünlerin pahalanmasına, girdi maliyetlerinin artmasına ve üretici fiyatlarının fırlamasına neden oldu. Üretici fiyatlarındaki artış ise kaçınılmaz olarak tüketiciye zam olarak yansıdı. Kısacası Trump, Washington’daki karar masasında gümrük tarifesini artırdığında Bursa’daki bir fırında ekmeğin fiyatı da dolaylı olarak etkilenmiş oldu.
RUSYA SAVAŞI VE TRUMP FAKTÖRÜ
Rusya-Ukrayna savaşı başladığında Trump Beyaz Saray’da değildi ama etkisi oradaydı. Trump döneminde Avrupa’nın Rus gazına bağımlılığı sert şekilde eleştirilmiş, NATO ülkelerine savunma harcamalarını artırma baskısı yapılmıştı. Bu baskı, Avrupa’yı enerji kaynaklarını çeşitlendirmeye iterken; Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla enerji fiyatları uçtu. Trump bu dönemde “Ben olsaydım Putin bu savaşı başlatamazdı” diyerek ABD kamuoyunu yeniden konsolide etti. Ancak enerji fiyatlarının yükselmesi, özellikle un ve buğday fiyatlarını da etkiledi. Rusya ve Ukrayna dünyanın en büyük tahıl ihracatçılarından ikisi olduğu için tahıl koridorunun daralması, dünya genelinde ekmek fiyatlarının artmasına yol açtı.
TRUMP’IN “YENİ DÜNYA DÜZENİ” ARAYIŞI
Trump ikinci kez sahneye çıktığında “yeni dünya düzeni” derken kastettiği şey, Birleşmiş Milletler ya da NATO’nun ötesinde, ekonomik bloklara dayalı yeni bir güç mimarisiydi. ABD merkezli bir tedarik zinciri kurmak, Çin’i sınırlayan bölgesel anlaşmalar yapmak ve enerji hatlarını ABD eksenine çekmek bu mimarinin temel unsurlarıydı. Bu vizyon, dünyanın geri kalanında artan jeopolitik baskılar, enerji savaşları ve maliyet şokları anlamına geldi. Gıda zincirinden savunma sanayisine kadar birçok sektörde fiyatlar yeniden şekillendi.
EMEĞİN BEDELİ, EKMEĞİN FİYATI
Trump’ın ekonomiye bakışı, klasik anlamda refahı artırma değil, gücü merkezileştirme üzerine kurulu bir anlayıştı. ABD üretimini korumak için kurduğu tarife duvarları, gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini daha kırılgan hale getirdi. Bugün Türkiye’de markette un, şeker veya yağ fiyatının yükselmesi bazen döviz kuru, bazen üretim maliyeti, bazen de Trump’ın Washington’da attığı bir imzadan kaynaklanıyor olabilir. Çünkü küresel ekonomi artık bir domino masasıdır. Bir taş hareket ettiğinde dünyanın öbür ucunda fiyat etiketleri değişiyor.
YENİ DÜNYA DÜZENİNDE TEHLİKELİ BİR DOKTRİN
Trump’ın “America First” yaklaşımı ve gümrük tarifeleriyle ördüğü yeni ekonomik sistem, artık yalnızca bir politika değil, yeni dünyanın potansiyel bir doktrini haline geliyor. Bu doktrin, “Make America Great Again” sloganının ötesine geçerek küresel ticaretin kurallarını yeniden yazıyor. Eğer bu yaklaşım, Çin, Hindistan, Rusya veya Avrupa’dan çıkacak daha güçlü bir lider tarafından benimsenir ve daha sert bir şekilde uygulanırsa, dünya çok daha sert bir ekonomik bloklaşmayla karşı karşıya kalabilir.
Bu da sadece ticaret savaşlarını değil, gıda, enerji ve teknoloji üzerinde kurulacak yeni güç alanlarını beraberinde getirir. Gümrük duvarlarının yükseldiği, enerji koridorlarının millileştiği, dijital ve finansal ağların ayrıştığı bir dünya… Bu senaryoda, küresel rekabet daha da sertleşir, kırılgan ekonomiler üzerinde baskı katlanarak artar. Trump bugün yeni bir düzeni şekillendiriyor olabilir ama bu düzen, yarın çok daha acımasız ellerde, dünyayı sert bir ekonomik soğuk savaşa da sürükleyebilir.
SONUÇ: TRUMP İYİ Mİ KÖTÜ MÜ?
Bu sorunun cevabı, nerede durduğunuza bağlı. ABD için Trump, kısa vadede istihdamı artıran, üretimi canlandıran ve doların gücünü perçinleyen bir lider. Dünya içinse Trump, ticaret savaşlarını başlatan, tedarik zincirlerini kıran ve küresel maliyetleri yukarı çeken bir kırılma noktası. Bir yanda büyüyen ABD ekonomisi, diğer yanda yükselen enerji ve gıda fiyatları var.
Ve bugün artık bir fark var… Trump Oval Ofis’te yeniden oturuyor. Alınan her karar, sadece Washington’u değil, Ankara’yı, İstanbul’u, Berlin’i, Pekin’i de etkiliyor. Başka bir deyişle, ekmeğimizin fiyatını artık bir kez daha Trump belirliyor.