Gıda fiyatlarını konuşurken artık yalnızca enflasyon rakamlarına bakmak yetmiyor. Çünkü vatandaşın meselesi enflasyonun kaç olduğu değil, markete girdiğinde geçen hafta 200 liraya aldığı ürünün bu hafta neden 230 lira olduğudur.
Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) açıkladığı son gıda enflasyonu verileri de aslında tam olarak bunu anlatıyor.
1-25 Ağustos döneminde gıda fiyatları yüzde 1,07 arttı. Yıllık gıda enflasyonu ise yüzde 30,9.
Bazı ürünlerde mevsimsel düşüşler var. Taze fasulye, limon, kavun ucuzlamış. Ama aynı dönemde palamut yüzde 31,6, yumurta yüzde 10,9, çay yüzde 9,6 zamlanmış.
Burada dikkat çekici olan sadece hangi ürünün zamlandığı ya da hangisinin ucuzladığı değil.
Fiyatların genel seviyesinin neden bir türlü aşağı gelmediği.
Çünkü Türkiye’nin gıda enflasyonu artık yalnızca tarımsal üretimin sonucu değil.
Pandemiden bu yana biriken sorunların, yüksek enflasyonun, enerji maliyetlerinin, döviz kurunun, ithalatın, lojistiğin ve bozulan beklentilerin birleştiği bir noktadayız.
Pandemiyle başladı
Pandemi bütün dünyayı hazırlıksız yakaladı.
Üretim durdu, tedarik zincirleri koptu, taşıma maliyetleri yükseldi. Ardından Rusya-Ukrayna savaşı geldi. Enerji ve tahıl piyasalarında ciddi bir şok yaşandı.
O dönemde Türkiye de dünyadaki diğer ülkeler gibi bu şoktan etkilendi.
Fakat sonra ilginç bir ayrışma başladı.
Dünyada gıda fiyatları gerilemeye başladı.
Türkiye’de ise aynı ölçüde bir düşüş yaşanmadı.
Hatta bazı dönemlerde tam tersine, gıda fiyatlarındaki artış genel enflasyonun üzerinde seyretti.
İşte üzerinde biraz daha fazla durmamız gereken nokta burası.
Çünkü dünyada arz sorunlarının önemli bölümü zaman içerisinde hafiflerken Türkiye’de fiyatlama davranışları değişti.
Üretici gelecekteki maliyetini bugünden hesaplamaya başladı.
Esnaf yarın alacağı ürünün kaç liraya geleceğini düşünerek fiyat belirledi.
Vatandaş ise “Bugün almazsam yarın daha pahalı olur” düşüncesine alıştı.
Enflasyonun en tehlikeli tarafı da zaten burada.
Bir süre sonra yalnızca fiyatlar artmıyor.
Fiyatların artacağı beklentisi de satın alınıyor.
Beklentiler bozuldu
Bugün Merkez Bankası’nın verileri de bunu gösteriyor.
12 ay sonrası enflasyon beklentisi reel sektörde yüzde 32,80’e, hanehalkında yüzde 45,58’e yükselmiş durumda.
Bu rakamlar sadece bir beklenti değil, aynı zamanda ekonomideki güven sorununun da göstergesi.
Vatandaş fiyatların düşeceğine inanmıyor.
Üretici maliyetlerin düşeceğine inanmıyor.
İşletme gelecekte daha pahalı girdi kullanacağını düşünüyor.
Böyle bir ortamda fiyatların kendiliğinden düşmesini beklemek de biraz gerçeklerden uzak kalıyor.
Petrol de etkiliyor
Bir de petrol var.
Son günlerde İran-ABD gerilimi nedeniyle petrol piyasasında yeniden ciddi bir risk oluştu.
Petrolün yükselmesi Türkiye açısından sadece akaryakıt fiyatının yükselmesi anlamına gelmiyor.
Traktörün mazotu.
Kamyonun yakıtı.
Seranın enerjisi.
Gübrenin üretim maliyeti.
Ürünün tarladan hale, halden markete taşınması…
Hepsinin içerisinde enerji maliyeti var.
Dolayısıyla petrol yükseldiğinde gıda fiyatları da bundan nasibini alıyor.
Ama burada da önemli bir ayrıntı var.
Petrol yarın düşse bile marketteki fiyatların aynı hızla düşmesini beklemek mümkün değil.
Çünkü Türkiye’nin gıda enflasyonu artık yalnızca petrol fiyatıyla açıklanabilecek bir noktada değil.
Yüksek enflasyon, kur, üretim maliyetleri ve beklentiler birbirine eklenmiş durumda.
Mevsim de kurtarmıyor
Eskiden enflasyon yüksek olsa bile mevsiminde sebze ve meyvede ciddi fiyat düşüşleri görürdük.
Domatesin, biberin, fasulyenin sezonu geldiğinde vatandaş bunu hissederdi.
Şimdi ise ürün ucuzluyor ama fiyat seviyesi ucuzlamıyor.
Bir başka ifadeyle, vatandaşın gördüğü şey indirim değil, daha düşük oranlı zam.
Baz etkisi de burada devreye girmesi gerekirken etkisini kaybediyor.
Çünkü petrolün, enerjinin ve diğer girdilerin yüksek fiyatı üreticinin maliyetini aşağı bırakmıyor.
Üretici desteklenmeli
Üretici desteklenmeden de bu tabloyu değiştirmek kolay değil.
Çiftçiye yakıt desteği veriliyor.
Ama bugün mazotun, gübrenin, tohumun, ilacın ve finansmanın geldiği noktada bunun yeterli olduğunu söylemek mümkün mü?
Bence değil.
Çiftçinin kullandığı mazotta KDV ve ÖTV yükünün azaltılması yıllardır tartışılıyor.
Beklenen Hal Yasası da yıllardır gündemde.
Fakat sorunları kökten çözecek düzenlemeler yerine çoğu zaman günü kurtaran tedbirlerle ilerliyoruz.
Sonra da marketteki fiyatı konuşuyoruz.
Oysa tarladaki maliyeti düşürmeden marketteki fiyatı kalıcı olarak düşüremezsiniz.
Üretici para kazanamazsa üretmez.
Üretim azalırsa ithalat artar.
İthalat artarsa bu kez karşımıza döviz kuru çıkar.
Bakliyatta ve bazı temel ürünlerde son yıllarda bunu daha fazla gördük.
Dışarıdan dövizle aldığınız ürünün fiyatını içeride sabit tutmanız kolay değil.
Kur yükseldiğinde ithal ürünün fiyatı da yükseliyor.
Kısacası bugün gıda meselesi yalnızca tarım politikası meselesi değil.
Aynı zamanda enerji politikası.
Döviz politikası.
Lojistik politikası.
Ticaret politikası.
Ve elbette gelir politikası.
Mesele sofraya geldi
Çünkü artık mesele sadece gıdanın pahalı olması değil.
Gıdaya erişimin zorlaşması.
Bir çocuğun yeterli protein alması gerekiyor.
Yaşı ilerlemiş bir insanın sağlıklı beslenmesi gerekiyor.
Et, süt, yumurta, peynir…
Bunlar lüks tüketim maddeleri değil.
Ama bugün birçok aile alışveriş yaparken bunların hesabını yapmak zorunda kalıyor.
Kırmızı etin sofraya ne sıklıkla gireceği artık mutfak bütçesinin önemli bir kararı haline gelmiş durumda.
Bu noktada gıda enflasyonunu yalnızca ekonomik bir gösterge olarak değerlendirmek yanlış.
Bu aynı zamanda sosyal bir mesele.
Tahıl krizi
Rusya-Ukrayna savaşı başladığında tahıl konusunda yaşanan sıkıntıyı hep birlikte gördük.
Türkiye’nin girişimleriyle oluşturulan tahıl koridoru sayesinde Ukrayna limanlarında bekleyen tahılın dünya piyasalarına ulaşması sağlandı.
Bu önemliydi.
Türkiye burada diplomatik olarak önemli bir rol oynadı.
Ama bugün geldiğimiz noktada kendi tarımsal üretimimizi güçlendirmek zorundayız.
Çünkü başkasının ürettiği gıdanın fiyatına mahkûm olarak gıda güvenliğini sağlayamayız.
Seçim ekonomisi
Bir de önümüzdeki dönemin siyasi gerçekliği var.
2027’den itibaren seçim ekonomisinin daha fazla konuşulacağı bir döneme girmemiz mümkün.
O dönemde vatandaşın üzerindeki yükü azaltmak için geçici bazı tedbirler alınabilir.
Vergi indirimi olabilir.
Destekler artırılabilir.
Bazı fiyatlar baskılanabilir.
Bunların bazıları kısa vadede işe de yarayabilir.
Fakat seçim ekonomisiyle ertelenen her sorun, seçim sonrasında daha yüksek bir maliyet olarak karşımıza çıkabilir.
Türkiye’nin artık geçici çözümlerden çok kalıcı bir gıda politikası oluşturması gerekiyor.
Çünkü bugün markette gördüğümüz fiyat etiketi aslında çok daha büyük bir hikâyenin son satırı.
Tarladaki mazottan başlıyor.
Gübreden geçiyor.
Döviz kuruna uğruyor.
Petrol fiyatına bakıyor.
Lojistik maliyetini ekliyor.
Beklentilerle şekilleniyor.
Ve sonunda sofraya geliyor.
O nedenle gıda enflasyonuyla mücadele sadece fiyat etiketini denetlemek değildir.
Üretimi ucuzlatmak, üreticiyi yaşatmak ve vatandaşın satın alma gücünü korumaktır.
Dünyada gıda fiyatları pandemi sonrası normalleşmeye çalışırken Türkiye’nin hala yüksek gıda enflasyonuyla mücadele ediyor olması bize bir şey söylüyor:
Sorun artık sadece dışarıdan gelen şoklar değil.
Bizim içeride nasıl bir gıda ekonomisi kurduğumuz.
Ve bu sorunun cevabını daha fazla ertelememek gerekiyor.