İş dünyası da vatandaş da gelecekte enflasyonun, kurların, cari açığın, büyümenin, işsizliğin; yani temel makroekonomik göstergelerin ne olacağını merak ediyor.
Sanayici, artan finansman ve enerji maliyetlerinin yanı sıra değerli TL nedeniyle rekabet gücünü de korumak istiyor. Körfez'deki savaş ortamı nedeniyle dalgalanan enerji fiyatları, ABD'de tahvil faizlerinin yüksek seyretmesi, küresel enflasyonun henüz istenilen seviyelere gerilememesi ve Japonya Merkez Bankası'nın para politikasındaki normalleşmenin küresel finansal koşullar üzerindeki etkisi gibi dışsal unsurlar da Orta Vadeli Program'da ortaya konulacak hedefleri zorlayabilecek gelişmeler arasında.
Tüm bunlara bir de ABD'nin 40 trilyon doları aşan kamu borcunu eklemek gerekiyor. Borçlanma maliyetlerinin yükseldiği bir dünyada bu büyüklükteki borç stoku yalnızca ABD'yi değil, küresel finans sistemini de yakından ilgilendiriyor. Çünkü dünyanın en büyük ekonomisinin faiz ve borçlanma politikası, küresel sermayenin yönünü ve gelişmekte olan ülkelerin finansman koşullarını doğrudan etkiliyor.
Bazı ekonomistler bu göstergeleri yan yana koyduğunda küresel ekonomide yeni bir kriz riskine dikkat çekiyor. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bugünden söylemek mümkün değil. Ancak risklerin arttığını görmek için de ekonomist olmaya gerek yok.
Peki bütün bunlar bizi neden ilgilendiriyor?
Ekonomi basınına göre Türkiye'nin 2027-2029 dönemindeki üç yıllık yol haritasını belirleyecek Orta Vadeli Program, 7 Eylül Pazartesi günü Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ile Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından açıklanacak.
Adı üzerinde bir yol haritası.
Türkiye ekonomisinin önümüzdeki üç yılda ulaşması hedeflenen makroekonomik göstergeler ortaya konulacak. Ancak dışarıdaki gelişmeler, bu hedeflerin tutturulması ya da tutturulamaması açısından artık iç politikalar kadar belirleyici.
OVP'den beklentiler neler?
İlk sırada elbette enflasyon var.
Çünkü Türkiye'de ekonomiye ilişkin hangi başlığı konuşursanız konuşun, dönüp dolaşıp enflasyona geliyorsunuz. Vatandaşın mutfağından sanayicinin maliyet hesabına, kiradan enerji fiyatlarına, kredi faizinden, ücretlere kadar her şeyin üzerinde enflasyonun gölgesi var.
Bu nedenle yeni OVP'de açıklanacak enflasyon hedefi yalnızca bir oran olmayacak. Ekonomi yönetiminin önümüzdeki üç yıl için ortaya koyacağı en önemli güven testi olacak.
Burada önemli olan sadece “Enflasyon yüzde kaç olacak?” sorusu değil.
Asıl soru şu:
Bu enflasyon oranına nasıl ulaşılacak?
Çünkü bir hedef açıklamak kolay. Zor olan, o hedefe ulaşırken vatandaşın alım gücünü, sanayicinin rekabet gücünü ve ekonominin büyüme kapasitesini koruyabilmek.
Tam bu noktada politika faizi devreye giriyor.
Faiz artık yalnızca finans piyasalarının takip ettiği bir gösterge değil. Sanayicinin kredi maliyeti, esnafın işletme sermayesi, vatandaşın konut ve tüketici kredisi, yatırımcının kararları doğrudan faizle bağlantılı.
Ancak faiz indirimi de tek başına bir ekonomik başarı göstergesi değil.
Enflasyon kalıcı biçimde düşmeden faizleri hızlı indirmek, iç talep ve kur üzerinde yeniden baskı oluşturabilir. Faizlerin uzun süre yüksek tutulması ise yatırım, üretim ve istihdam üzerinde baskı yaratabilir.
Yani ekonomi yönetiminin önündeki denklem oldukça zor:
Enflasyonu düşürürken ekonomiyi ne kadar soğutacağız?
Sanayici açısından faiz kadar önemli bir başka konu da kur
Değerli TL, enflasyonla mücadelede avantaj sağlayabilir. Ancak ihracatçı açısından aynı tabloyu görmek mümkün değil. Maliyetleri TL üzerinden artan, gelirinin önemli bölümünü döviz üzerinden elde eden ihracatçı için TL'nin reel olarak değer kazanması rekabet gücünü zayıflatabiliyor.
Dolayısıyla OVP'de kurun seviyesi kadar, TL'nin reel değerlenmesine ilişkin yaklaşım da önemli.
Çünkü Türkiye'nin büyümesi için ihracata, ihracat için de rekabetçi bir sanayiye ihtiyacı var.
Buradan cari açığa geliyoruz.
Türkiye'nin kronik ekonomik sorunlarından biri olan cari açık, özellikle enerji fiyatlarının yükseldiği dönemlerde yeniden önemli bir risk haline geliyor.
Cari açık aslında vatandaşın hayatından hiç de uzak bir kavram değil.
Türkiye dışarıdan daha fazla enerji, hammadde ve ara malı aldığında daha fazla dövize ihtiyaç duyuyor. Döviz ihtiyacı arttığında kur üzerinde baskı oluşuyor. Kur yükseldiğinde ithal edilen ürünün maliyeti artıyor. O maliyet de bir süre sonra üreticinin fiyatına, oradan market rafına ve vatandaşın cebine yansıyor.
Bu nedenle OVP'de cari açık için açıklanacak rakam kadar, bu açığın nasıl azaltılacağı da önemli.
Burada ithalat meselesi karşımıza çıkıyor.
İthalatı azaltmak kulağa hoş geliyor ama Türkiye'nin üretim yapısına baktığımızda mesele o kadar basit değil.
Sanayinin kullandığı hammadde, ara malı ve yatırım mallarının önemli bir bölümü ithal ediliyor. Dolayısıyla ithalatı sadece rakamsal olarak düşürmek, üretimi de aşağı çekebilir.
Asıl hedef ithalatı körü körüne azaltmak değil.
İthalata bağımlı üretim yapısını değiştirmek.
Türkiye daha fazla üretmeli, daha fazla ihracat yapmalı ve bunu daha yüksek katma değerle gerçekleştirmeli.
Yüksek teknoloji ürünlerinin ihracattaki payı artmadan, enerji bağımlılığı azaltılmadan ve sanayinin ara malı ihtiyacında yerlilik oranı yükseltilmeden cari açık sorununu kalıcı biçimde çözmek kolay değil.
Bu nedenle yeni OVP'nin sanayi politikası da en az enflasyon ve faiz kadar önemli.
Sanayicinin finansmana erişimi kolaylaşacak mı?
Enerji maliyetleri nasıl yönetilecek?
İhracatçının rekabet gücü nasıl korunacak?
Yerli üretim hangi alanlarda desteklenecek?
Bunların cevabı yalnızca iş dünyasını değil, vatandaşı da ilgilendiriyor.
Çünkü üretim varsa istihdam var.
İstihdam varsa gelir var.
Gelir varsa tüketim var.
Ama tüketimin üretimden koparak yalnızca krediyle finanse edildiği bir ekonomik yapı sürdürülebilir değil.
Ve bütün bu denklemin sonunda işsizlik var.
Enflasyonla mücadele için ekonominin kontrollü biçimde yavaşlatılması gerekebilir. Fakat ekonomi fazla soğursa bunun bedelini yatırım ve istihdam ödeyebilir.
Vatandaş açısından bütün makroekonomik göstergelerin sonunda vardığı yer aslında burasıdır: İş.
İnsanların çalışabilmesi, gelir elde edebilmesi, gelirinin enflasyon karşısında erimemesi ve geleceğe ilişkin plan yapabilmesi...
Bu nedenle yeni OVP'yi yalnızca bir enflasyon programı olarak okumamak gerekiyor.
Türkiye aynı anda enflasyonu düşürmek, büyümeyi korumak, cari açığı kontrol altında tutmak, ithalata bağımlılığı azaltmak ve istihdamı korumak zorunda.
Üstelik bunu dışarıdaki ekonomik ve jeopolitik risklerin arttığı bir dönemde yapmak zorunda.
İşte OVP'nin asıl sınavı burada.
Rakamları yazmak kolay.
Yüzde kaç enflasyon?
Ne kadar büyüme?
Ne kadar cari açık?
Ne kadar işsizlik?
Bunların hepsi önemli.
Ama asıl önemli olan, bu rakamların arkasındaki ekonomi politikası.
Çünkü vatandaş artık sadece hedef duymak istemiyor.
Sonucun kendi hayatına nasıl yansıyacağını bilmek istiyor.
Sanayici önünü görmek istiyor.
İhracatçı rekabet gücünü korumak istiyor.
Yatırımcı öngörülebilirlik istiyor.
Çalışan gelirinin enflasyon karşısında erimemesini istiyor.
Ve bütün bunların ortak noktası aslında tek bir kelime: Güven.
KREDİLİ MEVDUAT BORÇLARINA DİKKAT
OVP'yi konuşurken enflasyonu, faizi, kuru, cari açığı, büyümeyi ve işsizliği konuştuk.
Ama bütün bu başlıkların vatandaşın hayatındaki karşılığını görmek istiyorsak, bir başka rakama daha bakmamız gerekiyor: Borç.
Çünkü ekonomide bazı rakamlar vardır; tabloyu anlatır.
Bazı rakamlar ise tablonun sonucunu gösterir.
Vatandaşın kredi kartı ve ek hesap borçları işte böyle bir sonuç.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun haftalık verilerine göre bireysel kredi kartı alacakları 14 Ağustos itibarıyla 3 trilyon 430 milyar 409 milyon liraya ulaşmış durumda.
Bu rakamın 1 trilyon 271 milyar 119 milyon lirası taksitli, 2 trilyon 159 milyar 290 milyon lirası ise taksitsiz borçlardan oluşuyor.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta sadece toplam rakamın büyüklüğü değil.
Taksitsiz borcun 2 trilyon lirayı aşmış olması.
Bu bize vatandaşın kredi kartını yalnızca taksitli alışveriş için değil, günlük nakit ihtiyacını karşılamak için de kullandığını gösteriyor.
Daha açık söyleyelim:
Vatandaş bugün kazandığı parayla yetinemiyor, gelecekte kazanacağı parayı bugünden harcıyor.
Asıl dikkat edilmesi gereken Kredili Mevduat Hesapları
Halk arasında “ek hesap” ya da “eksi hesap” olarak bilinen KMH'lar, son dönemde vatandaşın nakit ihtiyacını karşılamak için başvurduğu önemli finansman araçlarından biri haline geldi.
KMH bakiyesi 1,2 trilyon liranın üzerinde.
Bu rakamın büyüklüğünü anlamak için şöyle düşünelim:
Vatandaş, bankadaki parasının yetmediği noktada hesabını eksiye düşürüyor ve günlük hayatını borçlanarak sürdürüyor.
Kredili Mevduat Borçlarına Dikkat!
Çünkü KMH'nın cazip görünen tarafı, paraya çok hızlı ulaşılması.
Ama maliyeti yüksek.
Vatandaş birkaç dakika içinde hesabına geçen paranın bedelini faiz, vergi ve diğer maliyetlerle birlikte ödüyor.
Üstelik burada borcun ne kadar hızlı büyüyebildiğini çoğu zaman günlük hayatın telaşı içinde fark etmek kolay değil.
Bir maaş günü geliyor.
Para hesaba yatıyor.
Ama daha para hesaba geçmeden kredi kartı borcu, ek hesap borcu, kredi taksiti ve diğer ödemeler hesabı boşaltıyor.
Ayın ortasında yeniden ek hesaba dönülüyor.
Sonra bir sonraki maaş...
Borcu borçla çevirme döngüsü tam olarak böyle başlıyor.
Bir kredi kartı diğer kredi kartıyla kapatılıyor.
Ek hesap kullanılıyor.
İhtiyaç kredisi çekiliyor.
İhtiyaç kredisiyle kredi kartı borcu kapatılıyor.
Sonra yeni bir ihtiyaç çıkıyor ve yeniden kredi kullanılıyor.
Bir süre sonra borç, hayatı kolaylaştıran bir finansman aracı olmaktan çıkıp hayatın kendisi haline geliyor.
İşte ekonomi yönetiminin burada durup düşünmesi gerekiyor.
Çünkü vatandaşa “daha fazla kredi kullanabilirsiniz” demek, sorunu çözmek değildir.
Tam tersine, sorunu geleceğe ertelemek olabilir.
Tüketici kredilerinde de tablo farklı değil.
BDDK verilerine göre tüketici kredilerinin toplamı 14 Ağustos itibarıyla 3 trilyon 446 milyar 536 milyon liraya yükseldi.
Bunun 2 trilyon 583 milyar 229 milyon lirası ihtiyaç kredilerinden oluşuyor.
Burada kritik soru şu:
İnsanlar neden ihtiyaç kredisi kullanıyor?
Ev almak için mi?
Araba almak için mi?
Yatırım yapmak için mi?
Yoksa günlük ihtiyaçlarını karşılamak, kredi kartı borcunu kapatmak ve ay sonunu getirmek için mi?
Eğer borçlanmanın önemli bölümü üretken yatırımlara değil, mevcut hayat standardını koruyabilmek için kullanılıyorsa, ortada ciddi bir sorun var demektir.
Çünkü borçla tüketim bir süre ekonomiyi canlı tutabilir.
Ancak borçla yaşam standardı sürdürülemez.
Bir noktada gelir ile borç arasındaki makas açılır.
Ve o noktadan sonra mesele bankacılık sektörünün değil, doğrudan toplumun ekonomik dayanıklılığının meselesi haline gelir.
Seçim ekonomisi riskli mi?
İşte seçim ekonomisi riski burada başlıyor.
Bütün bu tabloya, 2028 yılında gerçekleşmesi beklenen genel seçimleri de eklemek gerekiyor.
Çünkü seçim yaklaştıkça ekonomiyi rahatlatacak adımların siyasi cazibesi artabilir.
Faiz indirimleri hızlanabilir.
Kredi kanalları açılabilir.
Tüketimi destekleyecek uygulamalar gündeme gelebilir.
Vatandaş kısa vadede rahatlayabilir.
Ama ekonomi yönetiminin burada çok dikkatli olması gerekiyor.
Çünkü sıkı para politikasından erken verilen bir taviz, enflasyonla mücadelede bugüne kadar elde edilen kazanımları bozabilir.
Kredi musluklarını açarsınız.
Talep artar.
Üretim aynı hızda artmazsa fiyatlar yeniden yükselir.
Kur üzerinde baskı oluşur.
Enflasyon beklentileri bozulur.
Sonra yeniden faiz artırmak zorunda kalabilirsiniz.
Yani bugün vatandaşa nefes aldırmak için atılan bir adım, yarın daha yüksek bir enflasyon olarak geri dönebilir.
Ama diğer taraftan vatandaşı yüksek faiz ve borç sarmalında bırakmanın da sürdürülebilir olmadığı açık.
İşte ekonomi yönetiminin çözmesi gereken gerçek problem tam burada.
Vatandaşın daha fazla borçlanmasını değil, daha fazla gelir elde etmesini sağlayacak bir ekonomik model.
Çünkü vatandaşın ihtiyacı yeni bir kredi kartı limiti değil.
Daha güçlü bir gelir.
Yeni bir ek hesap değil.
Borçlanmadan ay sonunu getirebileceği bir ekonomi.
Sanayicinin ihtiyacı sadece ucuz kredi değil.
Öngörülebilir maliyet ve rekabetçi bir üretim ortamı.
Türkiye'nin ihtiyacı ise sadece krediyle büyüyen tüketim değil.
Üretimle, ihracatla ve verimlilikle büyüyen bir ekonomi.
OVP'nin başarısını da tam burada aramak gerekiyor.
Enflasyon düşecek mi?
Faiz inecek mi?
Cari açık azalacak mı?
Büyüme korunacak mı?
İşsizlik düşecek mi?
Bunların hepsi önemli.
Ama bütün bunların sonunda vatandaşın hayatında ne değişecek?
Kredi kartı borcu azalacak mı?
KMH borcu kapanacak mı?
Vatandaş maaşını aldığında o maaşın tamamını geçmiş borçlarına yatırmak zorunda kalmayacak mı?
Bence ekonomi yönetiminin önümüzdeki dönemde kendisine sorması gereken en önemli soru bu.
Çünkü borçla yaşayan bir vatandaşın ekonomiye duyduğu güven, açıklanan makroekonomik hedeflerden çok daha somut bir göstergedir.
OVP'nin gerçek başarısı da vatandaşın daha fazla borçlanıp borçlanmadığıyla değil, borçtan çıkıp çıkamadığıyla ölçülmeli.