Ekonomiyi yalnızca açıklanan büyüme rakamlarıyla, borsa hareketleriyle ya da uluslararası piyasalardaki gelişmelerle okuyamayız. Bir ülkede ekonominin nasıl gittiğini anlamanın en kestirme yollarından biri, vatandaşın yarına nasıl baktığına, mutfakta neyi eksilttiğine ve ay sonunu nasıl getirdiğine bakmaktır.

Tüketici güveninden geçim maliyetlerine, küresel para politikalarından yatırımcıların beklentilerine kadar uzanan tablo, ekonominin yalnızca istatistiklerden ibaret olmadığını gösteriyor. Rakamların yönü kadar, bu değişimin vatandaşın hayatında neye karşılık geldiği de önemli. Çünkü ekonomik göstergeler ile gündelik hayat arasındaki mesafe açıldığında, açıklanan hedeflerin toplumda karşılık bulması da zorlaşıyor.

TÜKETİCİ GÜVENİ NEDEN GERİLİYOR?

Tüketici güven endeksi ekim ayında 91,9’dan 84,8’e geriledi. Endeksin 100’ün altında olması, tüketici eğilimlerinde kötümserliğe işaret ediyor. Ekim ayındaki düşüş ise vatandaşın yalnızca mevcut ekonomik koşullara değil, gelecek döneme ilişkin beklentilerine de daha temkinli yaklaştığını ortaya koyuyor.

Burada asıl sorulması gereken şu: Ekonomi yönetiminin hedefleriyle vatandaşın hissettiği ekonomi arasındaki mesafe neden kapanmıyor?

Enflasyonla mücadele elbette zaman isteyen bir süreç. Ancak vatandaşın beklemek için de bir sınırı var. Fiyat artışlarının yavaşlaması, fiyatların eski seviyelerine dönmesi anlamına gelmiyor. Geçmişte yaşanan artışların yükü hala hanelerin üzerinde. Market alışverişinde, kirada, ulaşımda ve faturalarda hissedilen baskı, açıklanan aylık oranlardan çok daha somut.

Tüketici güvenindeki düşüş yalnızca bugünkü harcamaları da ilgilendirmiyor. İnsanlar geleceğe güvenmiyorsa büyük alışverişlerini erteliyor, tasarruf yapabilen daha temkinli davranıyor, dar gelirli ise zaten zorunlu ihtiyaçlar dışında tercih yapamaz hale geliyor. Bu tablo, iç talep ve ekonomik canlılık açısından da dikkate alınmalı.

Ekonomi yönetiminin başarısı, yalnızca enflasyon oranını aşağı çekmekle ölçülemez. Vatandaşın geleceğe daha güvenle bakabilmesi, gelirini planlayabilmesi ve temel ihtiyaçlarını karşılarken sürekli kaygı yaşamaması da bu mücadelenin sonuçları arasında yer almalı.

Tüketici güvenindeki gerilemenin nedenlerini anlamak için de yalnızca beklenti endeksine bakmak yeterli değil. Bu kötümserliğin arkasında, hanelerin her ay karşılamak zorunda olduğu temel harcamalar var. Başka bir ifadeyle, vatandaşın geleceğe ilişkin kaygısı bugünkü geçim hesabından bağımsız değil.

AÇLIK SINIRI BİR UYARI, YOKSULLUK SINIRI DAHA BÜYÜK BİR TABLO

TÜRK-İŞ’in ekim ayı araştırmasına göre dört kişilik bir ailenin aylık açlık sınırı 38 bin 24 liraya, yoksulluk sınırı 123 bin 856 liraya yükseldi. Bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ise 49 bin 124 lira olarak hesaplandı.

Bu rakamların ne söylediğini anlamak için uzun ekonomik açıklamalara gerek yok. Bir ailenin yalnızca yeterli ve dengeli beslenebilmesi için gereken tutar 38 bin lirayı aşmış durumda. Gıda, kira, ulaşım, eğitim, sağlık ve diğer temel ihtiyaçlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo ise çok daha ağır.

Yoksulluk sınırı, her hanenin aynı harcamaları yaptığı anlamına gelmez. Ancak bu araştırma, temel ihtiyaçların toplam maliyetini ve geçim baskısının ulaştığı boyutu ortaya koyuyor. Özellikle ücretli çalışanlar, emekliler ve tek gelirle geçinmeye çalışan aileler açısından mesele artık bütçeyi daha dikkatli yönetmekten ibaret değil. Gelir ile zorunlu harcamalar arasındaki makasın nasıl kapatılacağı sorusu ortada duruyor.

Gıda fiyatlarında aylık artışın sınırlı kalması da hayat pahalılığının ortadan kalktığını göstermiyor. Fiyatlar yüksek bir seviyeye çıktıktan sonra artış hızının düşmesi, vatandaşın alım gücünün kendiliğinden toparlanmasını sağlamıyor. Bu nedenle enflasyonla mücadele değerlendirilirken yalnızca fiyatların hangi hızla arttığına değil, ücretlerin ve emekli aylıklarının temel ihtiyaçları karşılama gücüne de bakılmalı.

Geçim şartlarının ağırlaştığı bir dönemde ücret ve aylık artışlarının nasıl belirleneceği, sosyal politikaların ne ölçüde etkili olacağı ve alım gücünün nasıl korunacağı daha fazla önem kazanıyor. Vatandaşın beklediği, istatistiklerdeki iyileşmenin kendi hayatında da karşılığını bulması.

Ancak Türkiye’deki geçim tablosu yalnızca iç ekonomik kararlarla şekillenmiyor. Küresel faizler, sermaye hareketleri ve dış finansman koşulları da ekonomi yönetiminin hareket alanını etkiliyor. Bu nedenle içerideki güven sorununu değerlendirirken, uluslararası piyasalarda yaşanan gelişmeleri de doğru okumak gerekiyor.

FED’İN TEMKİNLİ TUTUMU ANLAŞILIR

ABD Merkez Bankası Fed, 28 Ekim’deki toplantısında politika faizini yüzde 3,75-4 aralığında sabit tuttu. Banka, ekonomik faaliyetin güçlü seyrettiğini, iç harcamaların dayanıklı kaldığını ve enflasyonun hedefin üzerinde olduğunu vurguladı.

Fed’in bu kararını yalnızca faiz indirmediği için eleştirmek doğru olmaz. Merkez bankalarının görevi, piyasalara kısa vadeli rahatlama sağlamak uğruna fiyat istikrarını gözden çıkarmak değil. Enflasyon hala yüksekse yeni verileri beklemek ve temkinli hareket etmek anlaşılabilir bir yaklaşım.

ABD ekonomisinin büyüme, istihdam ve enflasyon görünümü, Fed’in kararlarında belirleyici olmaya devam ediyor. Dolayısıyla Türkiye ile ABD’nin para politikalarını aynı ölçüyle değerlendirmek mümkün değil. Her ülkenin ekonomik koşulları ve karşı karşıya olduğu riskler farklı.

Bununla birlikte Fed’in kararları Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. ABD faizlerinin yüksek kalması, küresel sermayenin yönü ve gelişmekte olan ülkelere para akışı açısından önem taşıyor. Türkiye’nin bu ortamda kalıcı kaynak çekebilmesi için yalnızca faiz politikasına değil, öngörülebilirliğe, güvene ve yatırım ortamına da ihtiyacı var.

Burada mesele Fed’in ne yaptığı kadar, Türkiye’nin kendi ekonomik kırılganlıklarını nasıl yönettiğidir. Para politikasının tutarlılığı, enflasyonla mücadelede kararlılık ve ekonomik kararların öngörülebilir olması, dış kaynak ihtiyacı bulunan bir ekonomi açısından belirleyici unsurlar.

Küresel gelişmelerin Türkiye üzerindeki etkisi önemli olsa da içerideki sorunların tamamını dış koşullarla açıklamak mümkün değil. Vatandaşın alım gücü, fiyatların seyri ve ekonomik beklentiler, ülkenin kendi politikalarıyla da doğrudan bağlantılı. Bu noktada önümüzdeki en önemli göstergelerden biri, açıklanacak ekim ayı enflasyonu olacak.

3 KASIM’DA GÖZLER ENFLASYONDA

3 Kasım’da ekim ayı enflasyonu açıklanacak. Bu veri, yalnızca bir aylık fiyat hareketlerini göstermeyecek; dezenflasyon sürecinin ne ölçüde ilerlediğine ilişkin değerlendirmeleri de etkileyecek.

Eylül ayında yıllık tüketici enflasyonu yüzde 29,73 olarak açıklanmıştı. Şimdi gözler ekim verisinde. Ancak tek bir ayın rakamı üzerinden kesin bir başarı ya da başarısızlık ilan etmek doğru değil. Aylık değişimin yanında yıllık görünüm, fiyat artışlarının hangi kalemlerde yoğunlaştığı ve önceki aylardan gelen birikimli yük de birlikte değerlendirilmeli.

Vatandaş açısından beklenti açık. Enflasyonun düşmesi, yalnızca istatistiklerde görülen bir iyileşme olarak kalmamalı. Gıda, kira, ulaşım ve temel hizmetlerde hissedilir bir rahatlama yaratmalı.

Açıklanacak rakam ne olursa olsun, önemli olan fiyat istikrarına giden yolun güvenilir ve kalıcı olması. Çünkü vatandaş, her ay yeni bir enflasyon verisini takip etmekten çok, gelecek ay aynı maaşla daha az şey almak zorunda kalmamayı istiyor.

Enflasyonla mücadelede güvenin oluşması için hedeflerin yanı sıra sonuçların da görülmesi gerekiyor. Fiyat istikrarı kalıcı hale gelmeden, gelirlerin alım gücünü korumak da kolay olmayacak.

Ekonomiye duyulan güvenin bir başka boyutu ise insanların yalnızca kazanç elde edebileceklerine değil, birikimlerini koruyabileceklerine de inanması. Enflasyonun geleceğine ilişkin beklentiler kadar, finansal sistemde yaşanan sorunların nasıl çözüldüğü de bu güvenin oluşmasında etkili. Fon tasfiyesi sürecinde başlayan ara ödemeler bu açıdan ayrıca önem taşıyor.

FON ÖDEMELERİNDE BEKLENEN ADIM ATILDI

Fon tasfiyesi sürecinde yatırımcıların beklediği ara ödemelerin başlaması, finansal sisteme duyulan güvenin yeniden tesis edilmesi açısından önemli bir gelişme.

Olağanüstü tasfiye kapsamındaki 7 fonda bulunan 235 bin 705 yatırımcı için toplam 29,3 milyar liralık ara ödeme süreci 30 Ekim itibarıyla başladı. Ödemeler, İş Bankası ve Ziraat Bankası aracılığıyla, en düşük tutarlardan başlanarak daha yüksek tutarlara doğru gerçekleştirilecek. Kişi başına ara ödeme üst sınırı 1 milyon lira olarak belirlendi. Ödemelerin kasım ayı ortalarına doğru tamamlanması bekleniyor.

Bu adımı olumlu değerlendirmek gerekiyor. Çünkü yatırımcıların birikimlerine erişebilmesi, yaşanan belirsizliğin azaltılması ve mağduriyetlerin giderilmesi bakımından somut bir ilerleme sağlanıyor. Yasal düzenlemenin ardından ödeme takviminin belirlenmesi ve işlemlerin kamu kurumları ile yetkili finansal kuruluşlar üzerinden yürütülmesi de sürecin önemli parçaları.

Ancak ara ödeme ile bütün alacakların tamamen ödenmesini birbirinden ayırmak gerekiyor. Belirlenen 1 milyon liralık sınır, her yatırımcının aynı tutarı alacağı anlamına gelmiyor. Ödenecek miktar, hak sahipliği ve mevzuattaki hesaplama esasları çerçevesinde belirlenecek. Bu nedenle sürecin tamamlandığını değil, önemli bir aşamanın geçildiğini söylemek daha doğru.

Şimdi beklenti, ödemelerin açıklanan takvim doğrultusunda tamamlanması, yatırımcıların düzenli biçimde bilgilendirilmesi ve kalan tasfiye işlemlerinin de sonuçlandırılması. Bunun yanında benzer sorunların yeniden yaşanmaması için denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, yatırımcı haklarının daha etkin korunması ve sermaye piyasalarına duyulan güveni kalıcı hale getirecek düzenlemelerin yapılması gerekiyor.

Bir finansal sistemin güvenilirliği, yalnızca kazanç imkanlarıyla değil, sorun ortaya çıktığında yatırımcının hakkının nasıl korunduğuyla da ölçülür. Bu nedenle 29,3 milyar liralık ara ödeme sürecinin başlaması değerli bir adım. Önemli olan, bu adımın bütün mağduriyetlerin giderilmesine ve sermaye piyasalarında güvenin yeniden kurulmasına katkı sağlamasıdır.

Yatırımcıların birikimlerine erişebilmesi ne kadar önemliyse, sabit gelirle yaşayan vatandaşların gelirlerine eriştiklerinde temel ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri de o kadar önemli. Finansal sistemde atılan olumlu adım, geçim sıkıntısının devam ettiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Bu noktada tartışmanın en hassas başlıklarından biri de emeklilerin durumu ve hükümetin bu konuda vereceği kararlar.

EMEKLİYE VERİLEN MESAJIN KARŞILIĞI NE OLACAK?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 26 Ekim’deki Kabine Toplantısı sonrasında yaptığı açıklamada emeklilerin yaşadığı zorlukların farkında olduklarını belirtti. 2027 bütçesinde emeklilerin durumunu iyileştirecek mali imkanlar oluşturduklarını, ihtiyaç duyulan yasal düzenlemeyi de Türkiye Büyük Millet Meclisinin takdiriyle yıl sonuna kadar hayata geçirmeyi umduklarını söyledi.

Bu açıklama, emeklilerin yaşadığı geçim sıkıntısının en üst düzeyde kabul edildiğini gösteriyor. Ancak emekliler açısından mesele, sorunun farkında olunduğunun söylenmesinden daha fazlası. Beklenen şey, bu farkındalığın aylıklara ve günlük hayata yansıması.

Açlık sınırının 38 bin lirayı aştığı, tek başına yaşayan bir çalışanın yaşama maliyetinin 49 bin liraya yaklaştığı bir tabloda emeklinin bütçesini yalnızca gıda üzerinden değerlendirmek mümkün değil. Kira, elektrik, su, ısınma, ilaç, ulaşım ve diğer zorunlu harcamalar aynı anda karşılanmak zorunda. Üstelik emeklinin bu giderleri kısmak için çalışma çağındaki bir insan kadar seçeneği de olmayabiliyor.

Bu nedenle yıl sonuna kadar düzenleme yapılacağı yönündeki mesajın içeriği büyük önem taşıyor. Düzenleme kimleri kapsayacak? En düşük emekli aylığına nasıl bir katkı sağlanacak? Yapılacak iyileştirme yalnızca kısa süreli bir rahatlama mı yaratacak, yoksa alım gücünün korunmasına katkı sunacak kalıcı bir çerçeve mi oluşturacak? Bu soruların cevabı henüz açıklanmış değil.

Emeklilere yönelik iyileştirme, yalnızca bütçeden ayrılacak kaynak meselesi olarak da görülmemeli. Emekliler yıllarca çalışmış, prim ödemiş ve bugünkü gelirlerini bu birikim üzerinden hak etmiş insanlar. Onların geçim koşullarının iyileştirilmesi, sosyal adaletin ve çalışma hayatına duyulan güvenin de bir parçası.

Cumhurbaşkanı’nın açıklaması bir beklenti oluşturdu. Şimdi bu beklentinin somut, adil ve zamanında bir düzenlemeyle karşılanması gerekiyor. Çünkü geçim sıkıntısı yaşayan emekli için yıl sonu uzak bir tarih; marketteki fiyat, ödenecek kira ve gelecek fatura ise beklemiyor.

Ekonomide güveni büyütmek istiyorsak, açıklamalarla hayatın gerçekleri arasındaki mesafeyi azaltmalıyız. Tüketicinin güveni, çalışanın alım gücü, yatırımcının hakkına erişimi ve emeklinin insanca yaşama imkanı birbirinden ayrı başlıklar değil. Hepsi aynı ekonomik tablonun parçaları.

Başarı, yalnızca rakamların yönünü değiştirmek değil; o değişimin vatandaşın hayatında hissedilmesini sağlamaktır.