“Kadın mı daha yalnızdır, erkek mi daha yalnızdır?” sorusu zaman zaman tartışılır. Kimi erkeklerin omzuna yüklenen sorumlulukları gösterir, kimi kadınların maruz kaldığı görünmez baskıları anlatır. Aslında bu soruya kesin bir cevap vermek kolay değildir. Çünkü yalnızlık, sayılamayan ve ölçülemeyen duygulardan biridir.
Toplum erkeklere güçlü olmayı öğretir. Erkek ağlamamalı, dertlerini belli etmemeli, ayakta kalmalıdır. Bu nedenle birçok erkek, içinden geçenleri paylaşabileceği insan sayısı azaldıkça yalnızlaşır. Kalabalık arkadaş gruplarının içinde bile kendini anlatamayan, derdini içine gömen erkekler vardır. Dışarıdan bakıldığında güçlü görünen insanların bazen en sessiz yalnızlıkları yaşaması şaşırtıcı değildir.
Kadınlar ise farklı bir yalnızlıkla karşı karşıya kalabilir. Duygularını ifade etmeleri erkeklere göre daha kabul edilebilir görünse de çoğu zaman anlaşılmamanın, yargılanmanın veya sürekli bir beklentinin içinde kalırlar. Kalabalıkların ortasında bile kendini görünmez hisseden, herkes için bir şeyler yaparken kendisine sıra gelmediğini düşünen kadınların yalnızlığı da küçümsenemez.
Belki de hata, yalnızlığı kadın ve erkek arasında bir yarışa dönüştürmeye çalışmamızdır. Çünkü yalnızlık bir cinsiyet meselesinden çok, insan olmanın ortak kaderlerinden biridir. Bir genç, bir yaşlı, bir kadın ya da bir erkek… Hepimiz hayatın bazı dönemlerinde anlaşılmadığımızı, unutulduğumuzu veya eksik kaldığımızı hissederiz.
Bana kalırsa asıl soru “Kim daha yalnız?” değil, “Neden bu kadar çok insan yalnız hissediyor?” olmalıdır. Teknolojinin bizi birbirimize hiç olmadığı kadar bağladığı bir çağda yaşıyoruz. Bir tuşla dünyanın öbür ucuna ulaşabiliyoruz ama bazen aynı evin içinde birbirimize ulaşamıyoruz. Mesajlarımız çoğalırken sohbetlerimiz azalıyor, takipçi sayılarımız artarken dertleşecek insan sayımız eksiliyor.
Bu yüzden yalnızlığın kadın ya da erkek tarafını seçmek yerine, insan tarafını görmek gerekiyor. Çünkü yalnızlık çoğu zaman sesini yükseltenlerin değil, sessiz kalanların hikâyesidir. Ve belki de hepimizin ihtiyacı olan şey, haklı çıkmak değil; biraz daha dinlemek, biraz daha anlamaya çalışmak ve birbirimize gerçekten “Nasılsın?” diye sorabilmektir.