Son dönemde "100 il, 1000 ilçe" vizyonunu, yerel yönetimlerde köklü reform ihtiyacını ve buna bağlı idari yapı tartışmalarını duyan bazılarının aklına hemen o tedirgin soru takılıyor: "Türkiye eyalet sistemine doğru mu gidiyor?"

Hemen peşinen söyleyeyim; tam aksine!

Milliyetçi Hareket Partisi’nin ve Sayın Devlet Bahçeli’nin sıklıkla gündeme taşıdığı idari reform çıkışları, kamuoyunda çoğu zaman sığ bir "tabela değişikliği" ya da "plaka yarışı" gibi sunulurken, bir kesim tarafından da bilinçli biçimde "özerklik ve eyaletleşme" paranoyasıyla gölgelenmek isteniyor. Oysa ben bu meseleyi salt siyasi bir parti programının maddeleri olarak değil; satır aralarından süzülen, Türk devlet aklının taşradaki otorite boşluklarını gidermeye ve yerel feodalizmi tasfiye etmeye yönelik köklü bir nizam arayışı olarak okuyor ve yorumluyorum.

Bana göre ortaya konan irade, aynı kumaştan biçilmiş iki temel sacayağına dayanıyor: Tabanda muhtarlık müessesesinin çağın şartlarına göre yeniden tanzimi; tavanda ise yerel yönetimlerin tamamını mülki idare disiplini altına alacak yeni bir idari mimari.

1. İmamdan Muhtara, Muhtardan "Genişletilmiş Mahalle Meclisi"ne

Geçtiğimiz günlerde kamuoyuna yansıyan spekülasyonların aksine, MHP Genel Başkan Yardımcısı Sadir Durmaz’ın altını çizdiği gibi niyet muhtarlıkları tasfiye etmek değil; 1829’dan bu yana süregelen bu köklü kurumu çağın ihtiyaçlarına göre tahkim etmektir. Zira e-Devlet ile birlikte ikametgâh veya nüfus sureti mühürleme devri geride kalmıştır. Sayın Durmaz’ın bu açıklamasını ben, muhtarlığın salt bir bürokratik tasdik masası olmaktan çıkarılıp mahallenin gerçek idari ve sosyal omurgası haline getirilmesi gerektiği şeklinde tevil ediyorum.

Bu noktada tarihimize bakmak zorundayız. 1829’da Sultan II. Mahmud modern muhtarlık teşkilatını kurana kadar mahallenin mülki ve vicdani temsilcisi cami imamıydı. İmam; sadece namaz kıldıran bir din görevlisi değil, mahallenin yaşlısını, düşkününü kollayan, devlet dairesinde işi olanın işini takip eden, zeki ve muhtaç çocukları keşfedip tahsillerine önayak olan, devlet ile tebaa arasındaki en canlı köprüydü. Muhtarlık işte bu idari ve sosyal yükü devralarak doğdu.

Bugün ihtiyacımız olan şey, o kadim ruhu çağdaş bir kurumsal yapıya kavuşturmaktır:

  • Resmi Mahalle İdare Heyeti ve Mahalle Meclisleri: Muhtarın başkanlığında; cami imamı, okul müdürleri, okul aile birliği başkanları, aile sağlığı merkezi hekimi ve kıdemli azalardan oluşan çekirdek yapıya mutlaka köy dernek başkanları, mahalledeki faal STK temsilcileri ve siyasi partilerin mahalle başkanları da dahil edilmelidir. Nitekim bugün Türkiye’de bu katılımcı modeli tabanda başarıyla işleten, siyaset üstü bir anlayışla mahallesine sahip çıkan örnek mahalle meclisleri mevcuttur. Bu tecrübe kurumsallaştırılmalı ve resmi bir statüye kavuşturulmalıdır.

  • Canlı Tespit Ağı ve Çözüm Ortaklığı: Hangi kapıda aş kaynamıyor imam bilir; hangi çocuk kabiliyetli ama imkânsızlık yüzünden okuyamıyor okul müdürü ve aile birliği bilir; hangi hanede yatalak hasta var aile hekimi bilir. Bu heyet, sadece sorunları tespit etmekle kalmaz; vatandaşa haklarını, devletin sunduğu imkânları çok daha net bildirir, bürokrasiye karşı vatandaşa rehberlik eder ve yerinde bir çözüm ortağı olur.

  • Aktif Azalık Sistemi: Seçim pusulasında adı yazılıp unutulan azalar; eğitim, sosyal dayanışma, afet koordinasyonu gibi alanlarda fiilen görev almalı, mahallenin canlı denetçileri haline getirilmelidir.

  • Mülki İdareye Doğrudan Bağ ve Objektif Kent Konseyleri: Bu yapı büyükşehir veya ilçe belediyelerinin siyasi kaprislerine, parti ayrımcılığına terk edilmemeli; doğrudan kaymakamlıklara bağlanarak bütçesi ve yetkisi devlet teminatına alınmalıdır. Tam bu noktada Kent Konseyleri meselesine de neşter vurulmalıdır. Mevcut yapıda belediyelerin arka bahçesi ve yancısı haline gelen göstermelik konseyler yerine; gerçekten bağımsız, objektif bir yapı kurulmalıdır. Bu konseyler kaymakamlıklara bağlanabilir ancak merkezi idarenin veya kaymakamlıkların da birer "yancısı" olmamalı, tarafsızlığını koruyarak şehre ve mahalleye odaklanan bir denetim organı işlevi görmelidir.

2. "100 İl, 1000 İlçe" Çıkışının Esası: Yerel Oligarşiye Karşı Mülki Kalkan

Madalyonun diğer yüzünde ise Devlet Bey’in sıklıkla işaret ettiği "100 il, 1000 ilçe" vizyonu duruyor. Ben bu çıkışı, haritada sınırları yeniden çizmekten ibaret bir hamle olarak görmüyorum. Benim penceremden bakıldığında bu teklif; yerel yönetimlerin elinde toplanan kontrolsüz gücün, Türkiye genelinde yeniden merkezi idareye, yani doğrudan valiliklere ve kaymakamlıklara devredilmesi yönünde atılmış stratejik bir adımdır.

Nitekim sahadaki tıkanıklıklar bu yorumumu fazlasıyla haklı çıkarıyor:

  • İmar ve İhale Rantı: Şehirlerde kontrolsüzleşen imar düzenlemeleri, plan tadilatları ve ruhsatlandırma süreçleri, yerel siyasetin en büyük gayrimeşru finansman havuzuna dönüşmüştür. Mülki vesayetin zayıflaması, yerel odakları denetimsiz rant merkezleri haline getirmiştir.

  • Bütünşehir Kanunu’nun Tıkanması ve AB Uyum Yasalarının Revizyonu: Kuşkusuz hakkını teslim etmek gerekir; bugün en uçtaki köye kadar asfalt, içme suyu ve altyapı ulaştırmak için canla başla çabalayan, samimiyetle çalışan belediyelerimiz ve başkanlarımız da var. Ancak sahadaki işleyiş ve coğrafi büyüklük bunu neredeyse imkânsız kılacak kadar zordur. Vaktiyle Avrupa Birliği uyum yasaları sürecinde yerelleşme adına getirilen ve il mülki sınırını tek bir büyükşehir idaresine bağlayan bu mevzuat, yerel dinamiklerimize uymamış ve sahada iflas etmiştir. Çabalayan belediyeleri de sistemin çarkları arasında ezen bu AB kaynaklı düzenlemelerin acilen revize edilmesi, yetki ve kaynakların yerinde yönetim adına mülki idareyle yeniden dengelenmesi şarttır.

  • Kayıt Dışı Siyasi Fonlama: Belediye kaynakları, paravan ajanslar ve adrese teslim ihaleler üzerinden genel seçimlere gizli bütçe oluşturma sahası haline getirilmiştir. "Merkezi hükümet bakanlık imkânlarıyla sahada, biz de belediye bütçesini kullanırız" anlayışıyla kamu kaynaklarını partizan kasalara çeviren zihniyet, kamu vicdanını yaralamaktadır.

  • Hizmeti Felç Eden İnatlaşma: Merkezi idare ile yerel yönetim farklı siyasi partilerde olduğunda, şehirlerin kalkınması kasten baltalanmaktadır. "Hükümet hanesine artı yazılmasın, şehirde güçlenmesin" saikiyle kentsel dönüşümden çevre yollarına kadar en hayati projeleri mahkeme koridorlarında süründüren bir yerel anlayış türemiştir.

  • BİT’ler ve İstihdam Kamburu: Belediye İktisadi Teşekkülleri (şirketler), KPSS’yi ve Kamu İhale Kanunu’nu arkadan dolanmanın yolu yapılmış; seçim kazanmak uğruna partizan kadrolaşmalarla şişirilen bu şirketler, ödenmeyen SGK ve vergi borçlarıyla devleti doğrudan devasa bir zarara uğratmıştır.

İşte bu yüzden ben Devlet Bey’in "100 il, 1000 ilçe" hedefini; yalnızca haritada yeni hatlar çizmek değil, büyükşehirlerin kurduğu bu yerel feodalizmi, rant çarkını ve kontrolsüz güç alanını hem mevcut illerde hem de yeni kurulacak merkezlerde bütünüyle parçalama iradesi olarak yorumluyorum.

Mesele salt birkaç ilçenin il yapılması değildir; Türkiye genelindeki tüm yerel yönetimlerin büyükşehir tekelinden ve partizan tahakkümden kurtarılarak mülki idarenin, yani doğrudan atanmış valiliklerin ve kaymakamlıkların idari vesayeti ile sıkı denetimi altına alınmasıdır. Böyle bir kurumsal nizam, ister mevcut 81 ilde ister kurulacak yeni vilayetlerde olsun, belediye başkanlarını kendilerini birer "küçük başbakan" veya özerk odak gibi görme yanılgısından çıkaracak; onları asli vazifeleri olan temizlik, fen işleri, çevre ve altyapı hizmeti üreten kamusal birimler çizgisine geri çekecektir.

Kendi adıma gördüğüm ve savunduğum resim son derece berraktır: İster tabanda siyasi parti temsilcileri ve STK’larla tahkim edilmiş mahalle meclisleri ve objektif kent konseyleri olsun, ister tepede AB uyum yasalarının çarpıklıklarından arındırılmış mülki idare vesayeti olsun; hedef birdir. Ancak burada altı çizilmesi gereken en hayati sınır şudur:

Bu dönüşüm asla bir eyalet sistemine zemin hazırlamak, yetki devri kılıfıyla özerklik türetmek ya da İspanya benzeri bölünmüş özerk topluluk modellerine öykünmek değildir. Tam aksine; üniter devlet omurgasını koruyan, bin yıllık Türk devlet geleneğine ve milletimizin hassasiyetlerine harfiyen riayet eden tamamen millî ve özgün bir mimaridir. İhtiyacımız olan; yerel yönetimleri siyasi ve mali birer özerk beylik olmaktan çıkarıp mülki amirlerin (valilik ve kaymakamlıkların) üniter disiplini altına sokan bu anlayışı, hazırlanacak yeni sivil anayasa ile hukuki güvenceye kavuşturmak ve devleti vatandaşa en yakın noktada en adil ve güçlü şekilde yeniden hissettirmektir.

Sanırım tepkiler gelecek yazıya. Ama konuşmakta yarar var diye düşünüyorum. Esenlikler dilerim…