Uluslararası ilişkilerde kartların yeniden dağıtıldığı, cepheleşmelerin sertleştiği bir dönemdeyiz. Ancak son günlerde diplomasi masalarında ve güvenlik koridorlarında yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin yalnızca oyun bozan değil, oyun kuran bir merkez haline geldiğini net bir şekilde gösteriyor. Ankara, sahadaki dengeleri masadaki çok katmanlı hamlelerle birleştirerek Türk diplomasisinin en parlak dönemlerinden birine imza atıyor.

Doğu Akdeniz’de İkinci Perde ve Mısır Hamlesi

Doğu Akdeniz satrancında geçtiğimiz hafta tarihi bir viraj dönüldü. 2019’da Trablus yönetimiyle imzalanan Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı, Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisi tarafından oy birliğiyle onaylandı. Bu konuyu birkaç gün önceki köşe yazımda sizlere ayrıntılarıyla yorumlamıştım. Yıllarca karşı karşıya gelinen Bingazi hattıyla kurulan bu yapıcı diyalog, Türkiye’nin Libya politikasında hem Trablus’u hem de doğudaki aktörleri aynı potada eritebilen esnek diplomasisinin somut bir meyvesidir.

Atina-Tel Aviv-Güney Kıbrıs hattının itirazları sürerken, Ankara’nın asıl odaklandığı aktör Mısır. Türkiye, Kahire’yi dışlamak ya da karşısına almak yerine rasyonel bir vizyon öneriyor: "Yunanistan yerine Türkiye ile anlaşma yaparsanız yaklaşık 15 bin kilometrekare daha fazla deniz alanı kazanırsınız." Dahası; Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Türkiye, Mısır, Libya ve hatta İtalya’yı kapsayan çok taraflı müzakere teklifi, Ankara'nın dışlayıcı değil kapsayıcı bir düzen inşa etmek istediğinin açık kanıtı. Mısır ile Akdeniz’de ayrışan çıkarları Kızıldeniz’deki ortaklıkları bozmadan yönetebilmek, yani dosyaları titizlikle ayırabilmek modern diplomasinin en üst seviyesidir.

R4 ve Genişleyen Güvenlik Kuşağı

Türkiye’nin diplomatik atılımı sadece Akdeniz ile sınırlı değil. İstanbul’da toplanan ve Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ile Mısır’ı bir araya getiren "R4" formatı; Avrupa’nın dört büyük başkentiyle (İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya) aynı masada buluştu. NATO’nun ikinci büyük ordusunu, nükleer gücü ve Körfez’in sermayesini harmanlayan bu yapı, Batı ile diplomatik dille konuşup meşruiyet üretirken; sadece üç gün sonra Tahran’da İran ile güvenlik diliyle konuşabilecek kadar bağımsız ve çok kanallı hareket edebiliyor.

Atina, bölgesel güvencesini İsrail ortaklıklarında ararken; Türkiye Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne, Kızıldeniz’den Avrupa başkentlerine uzanan geniş bir eksende kilit aktör konumuna yükseliyor.

Dışarıda Küresel Satranç, İçeride İdeolojik İflas

Dışarıda böylesine devasa bir devlet aklı ve diplomasi işlerken, dönüp içeriye baktığınızda karşılaştığınız tablo gerçekten ibretlik.

Bir yanda daha Kapalı Maraş sorusuna "Pardon, Maraş, hangi Maraş?" sorusunu soran, memleketten bihaber genel başkanlar; bir yanda güya dış politika üretmek üzere görevlendirilmiş ama aylarca bir araya dahi gelemeyen muhalefet partilerinin vekil ve komisyonları... Tam anlamıyla sınıfta kalmış bir muhalefet var ülkede.

Dün Meclis kürsülerinden "Ne işimiz var Libya’da?" diye bağıranların vizyonsuzluğu, bugün Bingazi’nin o mutabakatı onaylamasıyla çökerken; Suriye’de gözünü kırpmadan kendi halkını katleden Esed rejimine sırf ideolojik körlükle destek veren sosyal demokratların hâli ortada.

Öte yanda, İran rejimini "İslam devrimi" sanıp yıllardır Tahran’a güzellemeler düzen siyasal İslamcılar…

Ve en nihayetinde, Türk ordusunun ve diplomasisinin sahadaki en büyük caydırıcı gücü olan İHA’larla, SİHA’larla derdi bir türlü bitmeyen, savunma sanayisine düşmanlığı marifet sayan sosyalist Kürt siyasetinin temsilcileri… Vay ki vay!

İçerideki bu çok sesli ama vizyonsuz koronun idrak edemediği gerçek şu: Küresel fırtınanın ortasında devlet yönetmek hamasetle veya ucuz ideolojik saplantılarla değil; sahada çelikten bir irade, masada ise ince bir akılla yürütülür. İçeride kim hangi ezbere sarılırsa sarılsın; Türk diplomasisi hem sahada hem masada kurduğu çok katmanlı oyunlarla coğrafyanın kaderine yön vermeye ve parlamaya devam ediyor.

Gemini Generated Image E2Uoz4E2Uoz4E2Uo