Ticaret erbabının yakından bildiği kadim bir yöntem vardır: "Paçal yapmak." Bir tüccar, kâr getiren güçlü bir kalem ile zarar eden veya elde kalmış atıl bir malı aynı potada eritir; günün sonunda toplam bilançoya bakar. Biri diğerinin açığını kapatır, zarar kârın gölgesinde erir ve işletme yoluna devam eder. Rakamların, kâr-zarar tablolarının ve piyasa matematiğinin hüküm sürdüğü iktisadi hayatta bu strateji rasyonel, sürdürülebilir ve anlaşılır bir yöntemdir.
Fakat aynı mantığı siyasal tercihlere ve oy pusulasına taşımaya kalktığımızda, iktisattan siyasete uyarladığım ve Türk siyasi düşünce hayatına kazandırmayı amaçladığım özgün bir kavrama dikkat çekerek yazıma devam etmek istiyorum. "Siyasette paçal." Bu kavramsallaştırma üzerinden baktığımızda, karşımıza matematiğin değil vicdanın çözemediği derin bir ahlaki kriz çıkar.
Bugün pek çok seçmen, sandık başına giderken iç dünyasında gayriihtiyari bir "paçal hesabı" yapmak zorunda bırakılıyor. Desteklediği siyasi hareketin ortaya koyduğu vizyonu, inşa ettiği eserleri, benimsediği ideolojik ilkeleri veya toplumsal kazanımları terazinin bir kefesine koyuyor. Ancak terazinin diğer kefesinde liyakatsizlik, kural tanımazlık, yozlaşma ve ahlaki aşınmalar duruyor. Seçmen kendi kendine bir denge kurmaya çalışıyor: "Bir yanda yapılan büyük işler ve hizmetler var; diğer yanda ise içe sinmeyen usulsüzlükler, görevi suistimal eden isimler... Toplamda hizmet ağır basıyor, öyleyse sineye çekelim."
İşte insan ruhunu ve kamu vicdanını en çok hırpalayan nokta burasıdır. Ticaretteki bilanço denklemi, siyasette ahlaki bir uzlaşmaya dönüştürülemez. Çünkü siyaset yalnızca bir icraat makinesi değil; aynı zamanda toplumun ortak adalet, ahlak ve emanet şuurunun temsil edildiği alandır.
Merhum mütefekkir Alev Alatlı’nın zihinlere kazınan mühim bir tespiti vardı: "Her yasal hak, helal değildir ve olamaz." Bir fiilin kanun maddelerine uydurulmuş olması, mahkeme koridorlarında şeklen suç sayılmaması veya usulüne uygun kılıflarla örtülmesi, o eylemi meşru ve vicdanen ak kılmaz. Hukuki boşluklardan istifade edilerek kazanılan bir menfaat ya da mevzuata uygun biçimde dağıtılan imtiyazlar, toplum nezdinde helallik sınırını aşamaz. Bir siyasi hareketin başarısı yalnızca yasal mevzuatın sınırları içinde kalmakla değil, o sınırların ötesindeki ahlaki çıtayı ne kadar yukarı taşıdığıyla ölçülür.
Vatandaş, benimsediği bir fikri veya ülkesine fayda sağlayacağına inandığı bir programı desteklerken, sırf "hizmet aksamasın" endişesiyle ahlaki defoları görmezden gelmek mecburiyetinde bırakılmamalıdır. Seçmenin omzuna, kendi dünya görüşünü temsil eden kadroların etik hatalarını aklama veya meşrulaştırma yükü yüklenemez.
Siyasi kurumların ve organizasyonların asli vazifesi, tabanlarının bu haklı vicdan azabını istismar etmek değil; kendi bünyelerindeki çürümeyi, etik zaafları ve liyakatsizliği kararlılıkla ayıklamaktır. Toplumun önüne sunulan alternatifler, "kötünün iyisi" veya "zararı kârıyla örtülen" yapılar olmaktan çıkarılmalıdır.
Netice itibarıyla siyaset, kusurların başarılarla dengelendiği bir paçal ticareti değildir. Siyasete kazandırdığımız bu metaforun işaret ettiği açmazdan kurtulmak, ancak siyasi hareketlerin içsel denetimlerini ve ahlaki öz eleştirilerini tam manasıyla hayata geçirmesiyle mümkündür. Ancak o zaman seçmen sandık başına gittiğinde başı dik, gönlü ferah ve vicdanı mutmain bir şekilde iradesini ortaya koyabilecektir.