Çıplaklık, insanlık tarihinin en eski meselelerinden biri.

İlk insan, Adem’le Havva’nın hikâyesinde bile, bir incir yaprağıyla başlayan utanç ve örtünme serüveni, medeniyetin ne kadar çıplak veya örtülü olduğunu sorgulamamıza yol açıyor.

Peki, Batı medeniyeti, bu çıplaklık meselesine nasıl yaklaşıyor?

Daha da önemlisi, Batı’nın çıplaklığı, sadece bedenle mi ilgili, yoksa zihinsel ve kültürel bir teşhirin de izlerini mi taşıyor?

Batı medeniyetinin çıplaklıkla ilişkisi, Antik Yunan’dan başlar.

Olimpiyat oyunlarında atletler, bedenlerini tanrılara sunar gibi çıplak yarışırlardı.

Bu, bir utanç değil, aksine bedenin estetik ve güç sembolü olarak yüceltilmesiydi.

Heykellerde, mermere kazınan ideal insan formu, çıplaklığın bir tür kutsal biçimini yansıtır.

Ancak bu çıplaklık, sadece fiziksel değildi; zihnin, ruhun ve düşüncenin de özgürce sergilenmesiydi.

Platon’un Akademi’sinde, fikirlerin çıplaklığı, yani sansürsüz tartışma, Batı’nın entelektüel mirasının temellerini attı.

Orta Çağ’a gelindiğinde, Hıristiyanlık, çıplaklığı günahla eşleştirdi.

Beden, ruhun hapishanesi oldu; çıplaklık, şeytanın fısıldadığı bir ayartma. Kilisenin gölgesinde, insan bedeni örtündü, ama zihin de zincirlendi.

Rönesans’la birlikte, Michelangelo’nun Davut’u gibi eserler, çıplaklığı yeniden bir sanat ve özgürlük formu olarak diriltti.

Ama bu diriliş, sadece estetik miydi?

Yoksa Batı, çıplak beden üzerinden bireysel özgürlüğü ve sekülerizmi mi kutluyordu?

Günümüze geldiğimizde, Batı’nın çıplaklık anlayışı karmaşık bir hâl aldı.

Pop kültürü, reklamlar, moda ve sosyal medya, bedeni bir tüketim nesnesine dönüştürdü.

Çıplaklık, özgürlükten çok, bir meta olarak sergileniyor.

Instagram’da yarı çıplak pozlar, özgür bir bireyin manifestosu mu, yoksa kapitalizmin bireyi teşhir pazarına sürmesi mi?

Batı, bedeni özgürleştirirken, zihni ve mahremiyeti aynı ölçüde özgür bırakabildi mi?

Yoksa modern insan, kendi çıplaklığını bir marka gibi sergileyerek, yeni bir kölelik biçimine mi razı oldu?

Batı medeniyetinde çıplaklık, sadece tenin görünürlüğü değil, aynı zamanda bir zihniyet meselesi.

Antik Yunan’da özgürlüğün sembolü olan çıplaklık, bugün bir tüketim kültürü tuzağına dönüşmüş olabilir.

Peki, bizler, bu medeniyetin mirasçıları olarak, kendi çıplaklığımızla ne yapıyoruz?

Örtünüyor muyuz, yoksa teşhir mi ediyoruz?

Ve asıl soru: Çıplaklık, özgürlük müdür, yoksa bir illüzyon mu?

Bizim batıcıların durumu ise fecaat…

Altında hiçbir düşünce, fikir, iddia olmadan hayvani yani yalnızca dürtüsel taklit…

Belki de mesele, çıplaklığın var olup olmaması değil, onun neyi örttüğüdür. Batı, çıplak bedenleriyle özgürlüğü mü kutluyor, yoksa kendi yalnızlığını mı gizliyor? Siz karar verin.

AZ DA SAĞLIK…

ABD, gıdaların tadını, görünümünü, dokusunu veya besin değerlerini korumak, paketlemek veya değiştirmek için 10.000’den fazla katkı maddesinin kullanımına izin veriyor.

-Birçoğu 1950’lerde onay için yasal olarak kabul edilmiştir ve yaklaşık 1.000 katkı maddesi, ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) onayı gerektirmeyen “Genel Olarak Güvenli Olarak Kabul Edilen” bir tanımlama süreci kapsamında kullanılıyor.

-Bizde de durum muhtemelen aynıdır…

ESKİLERDEN…

5-10 yılda bir bir fotoğrafçı dükkanına gidilir aile fotoğrafı çektirilirdi…