"Etik bir sorunla karşılaştığınızda kurallara değil, o durumun içindeki insana ve harcanıp harcanmadığına bakın."

Yukarıdaki söz antropoloji, etik ve insan hakları alanındaki çığır açıcı çalışmalarıyla hem Türkiye'de hem de uluslararası felsefe dünyasında derin izler bırakmış öncü bir Türk filozof olan İonna Kuçuradi'ye ait. Bir kaç gün önce kaybettiğimiz bu kıymetli insanı anmadan geçmeyeceğim. Felsefeyi soyut bir düşünce alanı olmaktan çıkarıp doğrudan somut yaşama ve insan eylemlerine bağlayan Kuçuradi, özellikle insan onurunun korunmasını temel alan etik ve insan hakları kuramlarıyla öne çıkan bir kişiydi.

Türkiye Felsefe Kurumu’nun kurucusu ve uzun yıllar başkanlığını yürütmüş, Uluslararası Felsefe Kuruluşları Federasyonu’nun (FISP) başkanlığına seçilerek dünya çapında bu göreve gelen ilk Türk ve ilk kadın düşünür unvanını almıştı. Hacettepe ve Maltepe üniversiteleri bünyesinde felsefe bölümleri ile insan hakları merkezleri kurarak sayısız öğrenci ve akademisyen yetiştiren Kuçuradi; İnsan ve Değerleri, Etik, Sanat Felsefesi ve İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları gibi eserleriyle insanlığa pek çok şey kazandırmıştı.

Gelelim günün yazısına:

Her cemiyetin temelinde, kanun maddeleriyle değil, insana duyulan hürmet ve sevgiyle örülmüş görünmez bağlar vardır. Birbirimizin hukukunu gözetmek, halden anlamak, büyüğe saygı ve küçüğe şefkat göstermek gibi kadim hasletlerimiz; aslında hayatı kolaylaştıran, bizi bir arada tutan ortak vicdanımızdı. Ne var ki son dönemde, birbirimize karşı taşıdığımız bu zarif sorumluluk duygusunu kolaylıkla "mahalle baskısı" yaftasıyla bir kenara iter olduk. Bizi koruyan, terbiye eden ve adabımuaşereti yaşatan o müşterek hassasiyeti kaybettikçe, yazısız kuralların yerini derin bir boşluk ve hızla yayılan bir kayıtsızlık aldı. Bireysel sınırları savunma refleksiyle kamusal otokontrolü zedeledik; geride ne utanma duygusu ne de sınır bıraktık.

​Toplum neyse siyaset de onun bir aynasıdır. Kendi tabanında ahlaki terazisi bozulan bir milletin siyasi partilerinde dengenin korunması beklenemezdi; nitekim korunmadı da.

​Bugün Türk siyasetinin en büyük yanılgısı, içi boşaltılmış bir "demokrasi" söylemi uğruna hiyerarşik ciddiyetin ve liyakatin tasfiye edilmesidir. Buradaki hiyerarşi, bir "tek adam" tahakkümü ya da mutlak biat kültürü değildir. Bahsettiğimiz şey; birikimiyle, ahlakıyla, devlet adamlığı duruşuyla doğal bir saygınlık kuran gerçek liderlik vasfıdır. Genel başkanlık koltuğu resmi bir unvandan ibarettir; liderlik ise zamanla, dirayetle, adaletle ve kadrolarına güven vererek kazanılan meşru bir rütbedir.

​Liyakatli bir liderin doğal ağırlığı, parti içinde kendiliğinden çalışan bir otokontrol mekanizması üretir. Bu otorite kaybolduğunda, parti içi terazi mecburen tüzük maddelerine ve disiplin kurullarına emanet edilir. Ancak tüzükler yalnızca "suç" tanımlar; "ayıp", "hadsizlik" ya da "yozlaşma" disiplin yönetmelikleriyle cezalandırılamaz.

​Mesele tam da burada düğümleniyor:

​Hukuki olan her şey etik değildir: Bir eylem parti tüzüğüne göre doğrudan ihlal sayılmayabilir, ancak teşkilatın ahlaki omurgasını ve kamu vicdanını zedeleyebilir.

​Kayıt dışı ahlaksızlık: Disiplin kurullarının radarına girmeyen rant ilişkileri, ayak oyunları, samimiyetsiz ittifaklar ve kişisel ikbal hesapları, partilerin temsil ettiği fikir dünyasını içten içe kemiriyor.

​İdeolojik dejenerasyon: İlkeler kaybolduğunda ideolojiler birer inanç ve ülkü sistemi olmaktan çıkıp, sadece seçim dönemlerinde kullanılan kullanışlı etiketlere dönüşüyor.

​Toplumda etik değerleri "baskı" sayıp bir kenara ittiğimiz gibi, siyasette de ahlaki ilkeleri "demokrasiye aykırı" veya "eski kafalılık" olarak görmenin bedelini ödüyoruz. Disiplin mekanizmalarıyla sadece görünür krizleri bastırırsınız; kurumları ayakta tutan asıl harç ise yazılı olmayan o kadim etik terbiyedir.

​Siyasette yeniden bir toparlanma isteniyorsa, mesele sadece tüzükleri değiştirmek ya da koltuklara yeni isimler oturtmak değildir. İhtiyacımız olan; genel başkanlık makamını liderlik ahlakıyla dolduracak şahsiyetlerin varlığı ve mahalleden meclise kadar unuttuğumuz o ortak utanma duygusunu yeniden ayağa kaldırmaktır.