Selçuklu Devleti’nin sancağında yükselen çift başlı kartal, alelade bir hükümdarlık arması değildir. Bir başı doğunun kadim bozkırlarına, diğer başı batının çetin surlarına bakan o asil kartal; cihan hâkimiyeti mefkûresinin, iki coğrafyaya aynı anda hükmetme ve iki dünyayı birden kuşatma iradesinin remzidir. Türk devlet aklı ne sadece doğunun içe kapanık sığınağında kaybolmuş ne de bütünüyle batının pragmatik çarklarına teslim olmuştur. Aslolan, kartalın gövdesinde tecessüm eden o sarsılmaz Türk omurgasını koruyarak iki ufka birden hâkim olabilmektir.
Bugün Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) Avrasya sahasında ulaştığı stratejik merhale ve masaya gelen yeni jeopolitik teklifler, işte bu çift başlı kartalın vizyonunu yeniden hatırlamamızı mecbur kılıyor.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in Rusya Federasyonu’nu "gözlemci üye" veya "TDT+" formülüyle teşkilat şemsiyesi altına davet etmesi ve Kremlin’in buna gösterdiği hararetli ilgi, kamuoyunda haklı bir tartışma başlattı. Ancak bu hamleyi sadece tek bir yöne kilitlenerek okumak, Türk jeopolitiğinin derinliğini ıskalamak olur. Türkiye ve Türk dünyası ne Avrasyacı bir teslimiyetle kuzey komşusunun yörüngesine girmeli ne de Batı merkezli dayatmaların dar koridorlarına hapsolmalıdır. Türkiye’nin ve kardeş cumhuriyetlerin istikameti; doğuyu da batıyı da aynı anda gören o Selçuklu ufkudur.
Doğudaki Kuşatmaya Karşı Stratejik Denge
Kartalın doğuya bakan başı, bugün Türkistan coğrafyası üzerinde yükselen devasa bir ekonomik ağırlığı izlemek zorundadır: Çin. Pekin’in trilyon dolarlık "Kuşak ve Yol" projeleriyle bölgeye akıttığı sermaye, Türk devletlerini iktisadi bir cendereye alma potansiyeli taşımaktadır. Astana’nın da Bişkek’in de bu muazzam tazyik karşısında tek başlarına duramayacakları aşikârdır.
İşte Tokayev’in Rusya kartını masaya sürmesi, doğudan esen bu ekonomik tahakküme karşı bir "jeopolitik denge" arayışıdır. Ankara’nın batıya açılan vizyonu ile Moskova’nın kuzey güvenlik refleksini TDT zemininde kontrollü biçimde bir araya getirmek, Türk dünyasını tek bir kutbun arka bahçesi olmaktan koruma niyetidir. Üstelik madalyonun diğer yüzünde; Sibirya’dan İdil-Ural’a uzanan o kadim bozkırlarda, Moskova’nın sınırları içinde yaşayan 20 milyonu aşkın Türk soylu soydaşımızın kültürel ve kurumsal haklarına meşru bir kapı aralama fırsatı yatmaktadır.
Lakin kartalın batıya bakan başı da teyakkuzda olmak mecburiyetindedir. Zira TDT’nin küresel ölçekteki en büyük cazibesi; kan bağına, ortak dil ve tarih şuuruna dayalı tabii bir kardeşlik birliği olmasıdır.
Eğer Rusya gibi devasa bir Slav-Avrasya gücü, teşkilatın içine sınırları iyi çizilmemiş bir nüfuzla dahil edilirse, bu durum TDT’nin kendi bağımsız güvenlik mimarisini baltalayabilir. Türkiye’nin bölgeye sunduğu millî savunma sanayii atılımları, SİHA fabrikaları ve ortak askerî tatbikatlarla yeşeren "kendi ayakları üzerinde duran Türk dünyası" ideali, içeriden frenlenecek bir güce dönüşebilir. Hepsinden önemlisi, Hazar geçişli "Orta Koridor" gibi batıya uzanan bağımsız ticaret damarlarımız Moskova’nın vesayetine girebileceği gibi; teşkilatımız uluslararası arenada "Batı karşıtı bir Rus paktı" ithamıyla yaftalanma tehlikesiyle karşılaşır.
Denge Türk’ün Omurgasındadır
İşte bu sebeple ne toptancı bir Avrasyacılık ne de teslimiyetçi bir Batıcılık bizim reçetemiz olamaz. Selçuklu kartalının iki başı vardır fakat iki ayrı gövdesi yoktur. Gövde birdir, omurga birdir, kök birdir.
Türkiye hem doğuya bakacaktır; Türkistan’daki kardeşleriyle kucaklaşıp, Çin’in ve Rusya’nın Avrasya’daki güç dengelerini akılcı diplomasisiyle yönetecektir. Hem de batıya bakacaktır; Akdeniz’deki haklarından, küresel diplomasideki manevra alanından ve Türk dünyasını batı pazarlarına bağlayan jeopolitik köprü rolünden zerre taviz vermeyecektir.
Bu noktada geçmişin kurumsal tecrübesi bize en berrak rehberdir: Türk dünyasının ilk müşterek teşkilatı olarak 1993’te kurulan TÜRKSOY, daha o yıllarda Tataristan, Başkurdistan, Saha (Yakutistan), Tıva, Altay ve Hakas gibi Rusya Federasyonu bünyesindeki özerk cumhuriyetleri gözlemci üye sıfatıyla kucaklamayı başarmıştır. Yani Türk aklı; devletlerin siyasi ve askerî sınırlarını zorlamadan, kültürel ve soydaşlık bağlarını kurumsal zeminde diri tutmanın formülünü otuz yılı aşkın bir süre önce zaten üretmiştir. Sayın Devlet Bahçeli’nin işaret ettiği çok kutuplu dünya arayışlarının özü de tam olarak buradadır: Rusya ile diplomatik temaslar sürdürülebilir, TÜRKSOY tecrübesinde olduğu gibi soydaş topluluklarla bağlar derinleştirilebilir; ancak Türk Devletleri Teşkilatı’nın bağımsız karar alma iradesi, savunma sanayii entegrasyonu ve millî omurgası asla pazarlık konusu yapılamaz. Türkiye, çift başlı kartalın bakışlarını iki yana çevirirken, pençelerini Anadolu ve Türkistan topraklarına sımsıkı basmak zorundadır. Asıl kudret yönlerin cazibesinde değil; o iki yönü birden nizam içinde tutacak millî şuur ve sarsılmaz Türk devlet aklındadır.