Bazı türküler vardır, insan dinlerken yalnızca bir ezgiye kulak verdiğini sanır. Oysa biraz dikkat kesildiğinde o ezginin içinde bir şehrin geçmişini, bir annenin özlemini, bir babanın çaresizliğini ve koskoca bir memleketin yaşadığı acıları bulur. “Bitlis’te Beş Minare” de benim için bu türkülerden biridir. İlk duyduğumuzda birkaç mısradan ibaret gibi görünür. Fakat hikâyesini öğrendiğimizde insan ister istemez düşünür: Bir insan, doğup büyüdüğü şehre döndüğünde geriye yalnızca beş minare kaldığını görse ne hisseder? Evini, sokağını, hatıralarını ve belki de sevdiklerini kaybetmiş bir insanın yüreğinde nasıl bir boşluk oluşur?
Anlatılan rivayete göre hikâye, Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus işgaliyle büyük yıkıma uğrayan Bitlis’te geçer. Savaş nedeniyle şehrini terk etmek zorunda kalan bir baba ile oğlu, savaşın ardından memleketlerine dönmek üzere yola çıkar. Bitlis’e hâkim Dideban Dağı’nın eteklerine geldiklerinde baba, şehirde hayatın yeniden başlayıp başlamadığını öğrenmek için oğlunu önden gönderir. Bir süre sonra çocuk geri döner ve babasına şehirde yaşama dair neredeyse hiçbir iz kalmadığını, yalnızca beş minarenin ayakta durduğunu söyler. Bu haber, zaten savaşın acısını yüreğinde taşıyan babayı bir kez daha yıkar. Çünkü insan bazen kaybettiği şeyin büyüklüğünü, ona yeniden kavuşacağını düşündüğü anda anlar. İşte türküye adını veren beş minarenin, bu yıkımın ardından geriye kalan son işaretler olduğu anlatılır. Bu hikâye Bitlis Valiliğinin yayımladığı efsane anlatımında da yer alır. Ancak bunun tarihsel olarak kesinliği kanıtlanmış bir olay değil, türküyle özdeşleşmiş bir rivayet olduğunu da belirtmek gerekir.
Türkünün en dokunaklı tarafı, “Yüreğim dolu yâre” sözünde saklıdır. Buradaki yara, yalnızca insanın bedeninde taşıdığı bir acı değildir. Memleketinden uzak kalmanın, evini kaybetmenin, sevdiklerine ulaşamamanın ve geçmişe bir daha dönemeyecek olmanın yarasıdır. “Beri gel” diye seslenişte bile insana dokunan bir taraf vardır. Kime seslenmektedir insan? Evladına mı, sevdiğine mi, geride bıraktığı günlere mi? Belki de hepsine birden… Bence türküyü yıllardır dinlenir kılan şey de tam olarak budur. Sözler belirli bir hikâyeden doğmuş olsa bile dinleyen herkes kendi kaybını, kendi özlemini o sözlerin içine yerleştirebilir. Çünkü her insanın içinde dönmek istediği bir yer, yeniden görmek istediği bir yüz ve keşke diyerek hatırladığı bir zaman vardır.
Bugün türküleri çoğu zaman dinliyor, beğeniyor ve bir sonraki şarkıya geçiyoruz. Oysa Anadolu’nun türküleri, geçmişten bugüne ulaşmış birer hafıza defteri gibidir. İçlerinde savaşlar, göçler, ayrılıklar, yoksulluklar ve kavuşma umutları saklıdır. “Bitlis’te Beş Minare”nin hikâyesi de bize bir şehrin yalnızca binalardan ve sokaklardan ibaret olmadığını hatırlatır. Bir şehri şehir yapan, orada yaşanan hayatlardır. Bir evin kapısında bekleyen anne, sokakta oyun oynayan çocuklar, akşam eve dönen bir baba ve yıllarca aynı sokaktan geçen insanlar… Bunların hepsi bir şehrin ruhunu oluşturur. Binalar yeniden yapılabilir, yollar yeniden açılabilir ama kaybedilen insanların ve yaşanmamış günlerin yerine yenisini koymak mümkün değildir.
Benim bu türküden çıkardığım en önemli sonuç şu: İnsan bazen bir memleketin ne kadar büyük bir acı yaşadığını, sayfalarca tarih okuyarak değil, birkaç mısra dinleyerek anlayabilir. Elbette türkünün anlatılan hikâyesiyle tarihsel gerçekleri birbirinden ayırmak gerekir; fakat rivayetin taşıdığı duygu bugün bile gücünü koruyor. Belki de bu yüzden “Bitlis’te Beş Minare” yalnızca Bitlis’in değil, kaybettiklerine özlem duyan herkesin türküsüdür. O beş minareyi ayakta kalan beş yapı olarak düşünmek mümkün; ama ben onları biraz da hafızanın, umudun ve geçmişe bağlılığın simgesi olarak görüyorum. Çünkü bazen koskoca bir şehir yıkılsa bile insanda memleketine dönme arzusu tükenmez. Ve insanın içinde bir yerlerde, bütün yıkıntılara rağmen hâlâ bir ses yankılanır: Beri gel…