İnsan yaş aldıkça mı olgunlaşır, yoksa yaşadıkları mı onu olgunlaştırır? Bence bu sorunun cevabı herkes için farklıdır. Kimisi yirmili yaşlarında hayatın bütün ağırlığını omuzlarında taşırken kimisi altmışına geldiğinde hâlâ çocukça davranabilir. Eskilerin güzel bir sözü vardır: “Yaş kemale erdi.” İlk duyduğumuzda yaşlanmayı çağrıştıran bu sözün içerisinde aslında koca bir ömür saklıdır. Yaş kemale erdi demek, yalnızca saçlara ak düşmesi, yüzümüzde çizgilerin belirmesi değildir. Biraz susmayı öğrenmek, biraz kabullenmek, biraz da her şeye yetişmek zorunda olmadığımızı anlamaktır.
Gençken hayatın hiç bitmeyeceğini düşünürüz. Her şeye vaktimiz vardır. Ertelediğimiz hayaller, söyleyemediğimiz sözler, bir türlü çıkamadığımız yolculuklar… Nasıl olsa yarın vardır. Oysa yıllar geçtikçe insanın en büyük yanılgısının zaman konusunda olduğunu fark ederiz. Bir gün dönüp baktığımızda, dün gibi hatırladığımız bir olayın üzerinden yirmi yıl geçtiğini görürüz. Bir zamanlar her gün gördüğümüz insanlar artık hayatımızda değildir. Bazıları uzaklaşmış, bazıları ölmüş, bazılarıysa hiç beklemediğimiz şekilde yabancılaşmıştır. İşte o zaman anlarız ki hayat, bizim sandığımız kadar uzun değildir. Üstelik insanı en çok geçen yıllar değil, o yılların içerisinde yapamadıkları düşündürür.
Yaş kemale erince insanın beklentileri de değişiyor. Eskiden kalabalık sofralar, uzun sohbetler, bitmek bilmeyen geceler isterken zamanla küçük şeylerden mutlu olmayı öğreniyoruz. Sabah içilen bir kahve, eski bir dosttan gelen telefon, sağlıklı uyanılan bir sabah bile kıymetli hâle geliyor. Her tartışmayı kazanmak istemiyoruz artık. Herkesin bizi anlamasını beklemiyoruz. Haklı olduğumuz hâlde sustuğumuz zamanlar oluyor. Çünkü bazı insanlara kendimizi anlatmaya çalışmanın, kendi ömrümüzden çalmak olduğunu öğreniyoruz. Belki de olgunluk dediğimiz şey biraz da budur: Her kapıyı çalmamak, her gideni geri çağırmamak, her kırgınlığı ömür boyu taşımamak.
Fakat yaş almanın insanı mutlaka bilgeleştirdiğine de inanmıyorum. Çünkü bazı insanlar yıllarca yaşar ama bir gün bile kendisiyle yüzleşmez. Hatalarını kabul etmez, özür dilemeyi öğrenmez, başkasının acısını anlamaya çalışmaz. Böyle insanların yalnızca takvim yaprakları değişir. Bana kalırsa kemale ermek, insanın kaç yaşında olduğuyla değil, yaşadıklarından ne öğrendiğiyle ilgilidir. Bir çocuğun merhametinde de kemal vardır, yaşlı bir insanın sessizliğinde de. Hatta bazen en büyük olgunluk, bütün yaşadıklarımıza rağmen içimizdeki çocuğu öldürmemektir. Hâlâ bir şarkıya heyecanlanabilmek, yağmur yağdığında mutlu olmak, sebepsiz yere gülümseyebilmek ve yeniden sevebileceğimize inanabilmektir.
Sanırım insanın yaş kemale erdiğinde anlaması gereken en önemli şey, hayatın bir yarış olmadığıdır. Hepimiz aynı yere doğru gidiyoruz ama farklı yollardan geçiyoruz. Kimimiz erken yoruluyor, kimimiz geç öğreniyor, kimimiz de tam yaşamayı öğrendiği sırada hayata veda ediyor. Bu yüzden kaç yaşında olduğumuzdan çok, o yaşın hakkını verip vermediğimize bakmalıyız. Sevdiklerimize sevgimizi söyleyebildik mi? Birinin hayatına güzellik katabildik mi? Kendimize karşı dürüst olabildik mi? Yoksa ömrümüzü başkalarının ne düşündüğünü önemseyerek mi geçirdik? Bilmiyorum. Belki de yaş kemale erdiğinde insan bütün sorularının cevabını bulmuyor. Yalnızca bazı soruların cevabını aramaktan vazgeçiyor. Ve günün sonunda şunu anlıyor: Yaşlanmak, geçen yılların eseridir. Olgunlaşmak ise o yılların insanda bıraktığı izlerdir. Önemli olan ömrün kaç yıl sürdüğü değil, insanın o ömre ne kadar hayat sığdırabildiğidir.