Bir zamanlar stadyumlarda yankılanan marşların, omuz omuza yürüyen çocukların, süslenmiş sınıfların ve gururla sallanan bayrakların sesi… Bugün nerede yankılanıyor?

Milli bayramlar sadece birer kutlama günü değil, aynı zamanda bir kültür aktarımının, ortak hafızanın ve toplumsal duygudaşlığın sahnesiydi. Tıpkı bir sahne gibi; şiirlerle, tiyatrolarla, halk oyunlarıyla, pankartlarla donanmış birer prova alanıydı bu günler. Duyguların, değerlerin ve tarihin ete kemiğe büründüğü anlar…

Ancak günümüzde bu coşkunun yerini, sembolik ve zorunlu törenlere bıraktığı; kutlamaların sadece bir “resmiyet” ve “tatil” günü olarak algılandığı yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor. Oysa öğretmenler ve sanat eğitmenleri, bu kutlamaların çocuklara sadece tarih değil; aynı zamanda özgüven, empati, iletişim, gözlem, iş birliği, özdenetim, sahne dili gibi temel yaşam becerileri kazandırdığını vurguluyor. Ve tüm bu kazanımlar sınıfta değil, halkın ortasında, sahnede yaşanıyordu.

Atatürk Döneminde Sinema

Atatürk döneminde ise bu toplumsal birlikteliği besleyen bir başka önemli araç daha vardı: Sinema. Atatürk’ün deyimiyle “medeniyetin sesi” olan sinema, yalnızca bir eğlence değil; halkı eğiten, yönlendiren ve birleştiren kültürel bir araçtı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında sinema salonları ve Halkevlerinin açık hava sinemaları, milli bayramların ruhunu perdeye yansıtmak için kullanıldı. Sinema, özellikle yazı bilmeyen kitlelere de ulaşabilmesiyle toplumsal eşitliği sağlayan bir mecraydı. Harf Devrimi sonrası eski alfabeli filmlerin yasaklanması, yeni alfabenin sinema yoluyla tanıtılması bu bağlamda dikkat çeken uygulamalardandı.

Milli Mücadele’yi ve Cumhuriyet devrimlerini konu alan “Bir Millet Uyanıyor”, “Türkiye’nin Kalbi Ankara”, “Türk İnkılabında Terakki Hamleleri” gibi yapımlar, özellikle 1930’lu yıllarda 23 Nisan, 30 Ağustos ve 29 Ekim gibi özel günlerde Ankara’daki sinema salonlarında ve Halkevlerinde halka sunulmuştu. Film gösterimleri yalnızca kutlama değil, aynı zamanda tarihsel bilinç kazandırma aracıydı.

Halkevleri’nin sinemaları da bu kültürel seferberliğe dahil olmuş; açık hava gösterimleriyle binlerce yurttaşa ulaşılmış, hatta köylere seyyar sinemalarla gidilerek halkla bütünleşen bir kültürel kalkınma sağlanmıştır.

Atatürk’ün sinemaya ve bayramlara verdiği önem, onun toplumu sadece kanunlarla değil, duygularla ve ortak yaşantılarla şekillendirmek istediğini gösteriyor. Milli bayramlar birer ritüeldi; ulusal kültürün, estetik duyarlılığın, toplumsal aidiyetin sahneye taşındığı günlerdi.

Bayramlar sadece anmak için değil, yaşatmak içindir. Sinema, sahne sanatları ve kültürel etkinliklerle bu günleri bir kez daha anlamlı kılmak bizim elimizde.