Son günlerde İsrail basınında peş peşe yayımlanan dikkat çekici jeopolitik analizler var. Zaman zaman Türk medyasında da bu analizler yer buluyor.
Yıllardır Ankara’nın bölgesel hamlelerine mesafeli ve temkinli bir gözle bakan İsrail medyasında ortak bir kabul öne çıkıyor: “Eski bölgesel düzen çöküyor, Orta Doğu yeniden kuruluyor ve bu dönüşümün merkezindeki en kilit aktör Türkiye.”
Bu tespit, İsrail adına her ne kadar onur kırıcı ve üzücü olsa da sahadaki çıplak gerçeklerin rasyonel bir itirafı niteliğinde.
Uluslararası diplomaside masadaki ağırlığınız, sahadaki operasyonel caydırıcılığınızla doğrudan ilgilidir. Türkiye; Doğu Akdeniz’den Kafkaslar’a, Libya’dan güney sınır hattımıza kadar son yıllarda salt reaktif, olaylara sonradan cevap veren bir ülke olmaktan çıktı. Artık oyunu doğrudan sahada kuran ve yönlendiren proaktif bir güç. Dış politikada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve başarılı kadrosunun saha ve masa hâkimiyeti fevkalade.
İsrail basınındaki analizlerde özellikle Suriye düğümüne dikkat çekilmesi tesadüf değil. Şam hattındaki dengelerin, sınır güvenliğinin, mülteci meselesinin ve olası bir siyasi uzlaşmanın Ankara hesaba katılmadan çözülemeyeceği bölgedeki tüm başkentlerin malumu. Türkiye’nin sınır boylarında oluşturduğu güvenlik kalkanı, sadece bir terörle mücadele refleksi değil; aynı zamanda Orta Doğu’nun yeni jeopolitik omurgası. Bu omurganın sürdürülebilir ve başarılı olması için iç cephenin tahkimi meselesinde taşın altına gövdesini koyan MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’yi de iyi okumak lazım.
İsrail medyasının altını çizdiği bir diğer önemli başlık, Ankara’nın çok boyutlu dış politika esnekliği. Bölge siyaseti artık katı ideolojik bloklaşmalar yerine enerji koridorları, ticaret rotaları ve karşılıklı güvenlik mimarisi üzerinden yürüyor.
Türkiye’nin Körfez ülkeleriyle geliştirdiği rasyonel diyalog, Doğu Akdeniz’deki kararlı duruşu ve NATO müttefikliği ile Avrasya dengeleri arasında kurduğu bağımsız eksen, geleneksel Batı ezberlerini bozmuş durumda. Ankara, hiçbir bloğun uydusu olmadan kendi gündemini dayatabilen bir denge unsuru haline geldi. Bir tarafta Birleşmiş Milletler kürsüsünden hakkı haykıran, diğer tarafta NATO’nun vurucu gücü niteliğindeki vizyonunu ortaya koyan, bir başka kulvarda ise bölgesel diplomatik temaslarla irade sergileyen bir Türkiye görüyoruz. Görüyorlar da.
İsrail tarafının bu gerçekleri açıkça kaleme almasının temel sebebi sahadaki kırılmalar. Gazze’den Lübnan’a, Kızıldeniz’den İran hattına kadar uzanan gerilimler, 20. yüzyıldan kalan güvenlik mimarisini kökünden sarstı.
Bu sarsıntının ardından ortaya çıkan yeni tabloda herkes çok iyi biliyor ki:
Türkiye’nin istihbari, askeri ve diplomatik ağırlığı hesaba katılmadan bölgede sürdürülebilir bir güvenlik mimarisi inşa edilemez.
Akdeniz’den Körfez’e uzanan enerji ve ticaret hatlarının hiçbiri Türkiye coğrafyası ve iradesi dışarıda bırakılarak hayata geçirilemez.
Gelinen aşamada İsrail basınında yer bulan değerlendirmeler, Türkiye’nin ulaştığı jeopolitik olgunluğun muhataplarınca tescil edilmesinden ibarettir. Bugün Orta Doğu’da kurulacak yeni denklemde Türkiye, kendisine yer açılmasını bekleyen bir aktör değil; masanın dengesini belirleyen, oyunun kurallarını koyan asli güçtür. Bölgede huzur ve istikrar arayan her aktörün yolu, eninde sonunda Ankara’nın vizyonundan ve hassasiyetlerinden geçmek zorundadır.
