Türkiye, uzay alanında kritik bir eşiği daha geride bırakmaya hazırlanıyor. Bugün kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Uzay Limanı Projesi, Türkiye’nin “uzay vatan” stratejisini güçlendirecek temel adımlardan biri olarak planlanıyor. Bu gelişme, uzay çalışmalarının artık temenni değil, devlet aklıyla yürütülen stratejik bir politika haline geldiğini açıkça gösteriyor.

Uzay Limanı Projesi, teknik bir yatırım gibi okunabilir; ancak gerçekte son derece politik, hatta jeopolitik bir hamledir. Çünkü uzay, günümüz dünyasında yalnızca bilim insanlarının değil; savunma planlamacılarının, istihbarat örgütlerinin ve küresel güç merkezlerinin ana mücadele alanıdır. Dolayısıyla uzayda var olmak, romantik bir hayal değil, egemenlik meselesidir.

Türkiye için uzay artık bir tercih değil, zorunluluktur. Hâlâ bu projeleri “gereksiz”, “pahalı” ya da “lüks” olarak niteleyenler ya dünyadaki güç dengelerini okuyamıyordur ya da Türkiye’nin bağımsızlık iddiasından rahatsızdır. Çünkü uzay limanı demek; başkasının kapısında beklemeden, başkasının takvimine mahkûm olmadan hareket edebilmek demektir.

Bugün dünyada uzay; haberleşmeden savunmaya, istihbarattan ekonomik rekabete kadar her alanın merkezindedir. Uyduya sahip olup onu kendi imkânlarıyla uzaya gönderemeyen ülkeler, kriz anlarında ilk susturulan aktörler olur. İletişiminiz kesilir, veri akışınız kontrol altına alınır, savunma refleksiniz zayıflatılır. İşte “uzay vatan” kavramı tam olarak bu nedenle hamasi değil, sert bir jeopolitik gerçekliktir.

Türkiye’nin kendi uzay limanına sahip olması;
– Uydularını kendi iradesiyle ve kendi zamanlamasıyla,
– Kendi güvenlik ve gizlilik protokolleriyle,
– Ambargo ve siyasi baskılardan bağımsız şekilde
uzaya gönderebilmesi anlamına gelir.

Bu, teknik olarak da politik olarak da tam bağımsızlık demektir.

Bugün dünyadaki fırlatma altyapılarının büyük bölümü birkaç ülkenin kontrolündedir ve bu altyapılar görünmeyen birer baskı aracıdır. “Fırlatırım” diyen, yarın “şu şartla fırlatırım” deme gücünü de elinde tutar. Türkiye, savunma sanayiinde yaşadığı ambargo tecrübeleriyle bu gerçeği fazlasıyla öğrenmiştir. Uzay Limanı Projesi tam da bu yüzden önleyici bir devlet refleksidir.

Teknik açıdan bakıldığında uzay limanı; roket ve itki sistemleri, yer istasyonları, radar ve takip altyapıları, uydu entegrasyon merkezleri, ileri malzeme teknolojileri ve yazılım ekosistemini kapsayan devasa bir üretim zinciri oluşturur. Bu zincir yalnızca uzayı değil; üniversiteleri, özel sektörü, savunma sanayiini ve nitelikli insan kaynağını da besler. Yani mesele birkaç fırlatma değil, yüksek teknoloji egemenliğidir.

Politik tablo ise nettir:
Uzayda olmayan, masada da yoktur.

Türkiye, kara vatanını, mavi vatanını ve hava sahasını nasıl savunuyorsa; uzay vatanını da başkasının insafına bırakamaz. Uzay Limanı Projesi, Türkiye’nin küresel sistemde edilgen değil, belirleyici bir aktör olma iddiasının açık ilanıdır.

Bu projeye dudak bükenlerin kendilerine sorması gereken soru şudur:
İsrail, Hindistan, Çin ve Fransa uzay yatırımlarını hızlandırırken Türkiye neden geri dursun?

Cevap açık: Durmayacak.

Uzay Limanı Projesi, Türkiye’nin uzaya açılan kapısı değil;
o kapıyı tekmeleyerek açma kararlılığıdır.
Ya uzay vatanı inşa edenler arasında olacağız,
ya da başkalarının yörüngesinde dönmeye mahkûm kalacağız.

Türkiye bu tercihini çoktan yaptı.