Modern çağın hepimize en büyük dayatması nedir diye sorsalar, hiç düşünmeden "sürekli bir yerlere yetişme telaşı" derim. Sabah alarmın çalmasıyla başlayan o görünmez maraton, gece başımızı yastığa koyana kadar devam ediyor. İş hayatının bitmek bilmeyen talepleri, günlük koşturmacalar, sosyal hayatın getirdiği sorumluluklar ve o bitmek bilmeyen kusursuzluk yanılsaması... Hepimiz, yere düşürmemeye yemin ettiğimiz toplarla gösteri yapan birer jonglör gibiyiz.
Fakat bazen o toplar ağırlaşıyor. Sadece bedenen değil, ruhen de taşınmaz bir hal alıyor. İşte tam da bu noktada, son yıllarda dilimizden düşürmediğimiz o kavram kapımızı çalıyor: Tükenmişlik Sendromu.
Bu, sıradan bir hafta sonu yorgunluğu ya da geçici bir uykusuzluk değil. Sabahları yataktan kalkmanın aşılmaz bir dağa tırmanmak kadar zor geldiği, eskiden büyük bir keyifle yapılan işlerin artık birer angaryaya dönüştüğü o derin boşluk hissi. Sanki içimizdeki pil tamamen sıfırlanmış ama biz inatla çalışmaya devam etmeye zorlanıyoruz. Üstelik bu durumu genellikle "yeterince çabalamamakla" karıştırıp kendimize acımasızca daha da fazla yükleniyoruz.
Neden tükeniyoruz biliyor musunuz? Çünkü "hayır" demeyi unuttuk. Sınırlarımızı çizmeyi, bazen sadece durmanın da değerli bir eylem olduğunu unuttuk. Herkese ve her şeye yetmeye çalışırken, öncelikler listesinde kendimizi hep en sona yazıyoruz. Sürekli "yapmalıyım" ve "yetişmeliyim" kelimeleriyle yankılanan bir zihin, eninde sonunda isyan bayrağını çekiyor.
Çözüm her şeyi bırakıp ıssız bir kasabaya yerleşmekte değil elbette. Çözüm, o küçücük molaları hayatın tam ortasına cesaretle yerleştirebilmekte. Kendimize karşı başkalarına olduğumuz kadar nezaketli ve şefkatli olmakta. Her şeyin kusursuz olmak zorunda olmadığını, bazen bazı şeylerin eksik kalabileceğini kabullenmekte.
Bugün kendinize bir iyilik yapın; sadece durmanın, derin bir nefes almanın ve hiçbir şey yapmamanın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlayın. Çünkü inanın, siz içeride iyi olmadan dışarıdaki hiçbir şey tam anlamıyla yolunda gitmez.