Kanserle mücadele eden bir insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey umuttur. O umudu yeşertmek, hayata tutunmak için doktorun yazdığı reçeteye, eczacının uzattığı kutuya sonsuz bir güvenle bakarlar. Haber bültenlerine yansıyan, tarihi geçmiş kanser ilaçlarını hastalara ulaştıran şebekenin varlığı ise içimizde en çok bu güven duygusunu zedeliyor. Yaşananlar, sadece hukuki bir meselenin ötesinde, insani bağlarımızın ne kadar yara aldığını sessizce yüzümüze vuruyor.
Son dönemde peş peşe gelen operasyon haberlerini şöyle bir yan yana koyduğumuzda, aslında hiçbirinin birbirinden bağımsız olmadığını fark ediyoruz. Bir tarafta yüksek getirili fon vaatleriyle insanların birikimlerinin heba olduğu tuhaf sistemler, diğer yanda kısa yoldan servet edinme çabalarının getirdiği yıkımlar... Tüm bu olan bitenin arka planında, hepimizi birbirimize yabancılaştıran, izahı zor bir açgözlülük hali yatıyor.
Maddi kazancı insan hayatının, emeğin ve onurun önüne koyan bu anlayışın toplumda nasıl bu kadar yer bulabildiği, asıl düşünmemiz gereken nokta. Bir hastanın iyileşme çabasını ticari bir fırsat olarak görmek, empati yeteneğimizin ve toplumsal vicdanın ne denli yorulduğunun sessiz ama en derin göstergesi. Sadece daha fazlasına sahip olma telaşı, bizi insan kılan o ince bağları günden güne yıpratıyor.
Karşı karşıya olduğumuz bu tablo, yalnızca adli tedbirlerle onarılabilecek bir asayiş sorunu değil; toplumsal bir iç hesaplaşmanın gerekliliğini fısıldıyor. Asıl iyileştirmemiz gerekenin, kaybetmeye başladığımız vicdan ve birbirimize duyduğumuz güven olduğunu idrak etmemiz gerekiyor.