Bir toplumun güçlü olması yalnızca yüksek binalarla, büyük yollarla ya da gelişmiş teknolojiyle ölçülmez. Bir ülkenin gerçek gücü, insanlar arasındaki güven duygusunda saklıdır. Çünkü güven olmayan yerde huzur azalır, iş birliği zayıflar ve insanlar birbirine karşı mesafeli hale gelir. İşte burada “yönetişim kültürü” denilen önemli bir kavram karşımıza çıkıyor.
Yönetişim kelimesi ilk duyulduğunda biraz karmaşık gelebilir. Oysa halk diliyle anlatmak gerekirse yönetişim; devletin, kurumların, şirketlerin ve vatandaşların birlikte hareket etmesi, ortak kararlar alması ve birbirini dinlemesidir. Yani tek taraflı yönetmek yerine ortak akılla hareket etmektir.
Eskiden birçok konuda kararlar sadece yukarıdan aşağıya doğru alınırdı. İnsanlar çoğu zaman yapılanları sonradan öğrenirdi. Günümüzde ise toplumların beklentisi değişti. İnsanlar artık sadece yönetilmek istemiyor. Fikirlerinin duyulmasını, sorunlarının görülmesini ve karar süreçlerine dahil olmayı istiyor.
Çünkü insanlar seslerini duyurabildiklerinde aidiyet hissederler. Bir mahallede yaşayan vatandaş düşüncesinin dikkate alındığını gördüğünde, yaşadığı yere daha çok sahip çıkar. Bir çalışan fikirlerinin önemsendiğini hissettiğinde işine daha fazla bağlanır. Bir öğrenci öğretmeni tarafından dinlendiğinde daha istekli öğrenir.
İşte yönetişim kültürü tam da burada başlıyor.
Fakat yönetişim kültürünün yaşayabilmesi için en önemli unsur karşılıklı güvendir. Güven olmadan hiçbir sistem uzun süre sağlıklı çalışamaz.
Düşünün; bir esnaf müşterisine güvenmiyorsa sürekli şüpheyle yaklaşır. Müşteri de esnafa güvenmiyorsa her alışverişte tedirgin olur. Aynı durum toplumun geneli için de geçerlidir.
Vatandaş devletine güvenmek ister.
Devlet vatandaşına güvenmek ister.
İşveren çalışanına güvenmek ister.
Çalışan işverenine güvenmek ister.
Komşular birbirine güvenmek ister.
Bu güven zinciri güçlü olduğunda toplum da güçlü hale gelir.
Karşılıklı güvenin olmadığı bir yerde insanlar sürekli kendilerini korumaya çalışır. Herkes diğerinin kötü niyetli olabileceğini düşünmeye başlar. Bu durum zamanla sosyal ilişkileri yıpratır.
Bugün birçok insanın günlük hayatta kullandığı bir cümle vardır:
“Kimseye güven kalmadı.”
Aslında bu cümle sadece bireysel bir serzeniş değildir. Aynı zamanda toplumsal bir uyarıdır.
Çünkü güven azaldığında insanlar ortak iş yapmaktan çekinir. Yeni fikirler üretmek zorlaşır. Yardımlaşma azalır. İnsanlar kendi küçük alanlarına çekilmeye başlar.
Bir apartmanı düşünelim. Eğer apartmanda yaşayanlar birbirlerine güveniyorsa birçok sorun kolayca çözülür. Ortak alanlar temiz tutulur, ihtiyaç sahibi olanlara yardım edilir, çocuklar daha güvenli bir ortamda büyür.
Ama güven yoksa en küçük mesele bile büyük tartışmalara dönüşebilir.
Aslında ülkeler de büyük bir apartman gibidir. Milyonlarca insan aynı çatı altında yaşamaktadır. Bu nedenle yönetişim kültürü ve güven duygusu sadece devlet kurumlarının işi değildir. Bu sorumluluk hepimize aittir.
Güven kazanmak ise kolay değildir.
Yıllarca süren emekle oluşabilir ama birkaç yanlış hareketle hızla zarar görebilir.
Bu nedenle yöneticilerin şeffaf olması önemlidir. İnsanlar alınan kararların neden alındığını bilmek ister. Sorularına açık cevaplar görmek ister.
Aynı şekilde vatandaşların da sorumlulukları vardır. Hak ararken sorumlulukları unutmamak gerekir. Çünkü güçlü toplumlar sadece haklarını bilen insanlardan değil, sorumluluklarını bilen insanlardan da oluşur.
Bugün gelişmiş toplumlara baktığımızda ortak özelliklerden biri güçlü güven ortamıdır. İnsanlar kurallara daha fazla uyar, kurumlara daha fazla inanır ve birlikte hareket etme kültürü daha yaygındır.
Elbette hiçbir toplum kusursuz değildir. Her yerde sorunlar yaşanabilir. Önemli olan sorun çıktığında birbirini suçlamak yerine çözüm üretmektir.
Çünkü yönetişim kültürü, “ben” yerine “biz” diyebilmektir.
Karşılıklı güven ise “sen yanlış yaparsın” düşüncesi yerine “birlikte başarabiliriz” anlayışıdır.
Unutmamak gerekir ki toplumları ayakta tutan sadece beton binalar değildir. İnsanları birbirine bağlayan görünmez köprüler vardır.
O köprülerin adı güvendir.
Ve güvenin olduğu yerde insanlar daha rahat yaşar, daha çok üretir ve geleceğe daha umutla bakar. Çünkü güven sadece bir duygu değildir; aynı zamanda güçlü bir toplumun temelidir.