Eskişehir yıllardır “üniversite şehri” olarak anılıyor. Üç devlet üniversitesi var. Buna rağmen YÖK’ün 2026 araştırma üniversiteleri değerlendirmesinde Eskişehir’den tek bir kurum yok; ne 23 araştırma üniversitesi arasında ne de 10 aday üniversite içinde.

Araştırma üniversitesi, yalnızca öğrenci yetiştiren değil; nitelikli yayın yapan, proje geliştiren, dış fon bulan, patent üreten, doktora öğrencisi yetiştiren ve uluslararası bilimsel iş birlikleri kurabilen üniversite demek. Üstelik devlet araştırma üniversitelerine ADEP kapsamında yıllık ve performansa dayalı araştırma ödeneği tahsis ediliyor. Yani mesele tabelaya eklenecek bir unvandan ibaret değil; bilimsel kapasite, kaynak ve rekabet gücü meselesi.

Peki Eskişehir’de kimi, ne kadar eleştirmeliyiz? Anadolu Üniversitesi’ni ESOGÜ ile aynı ölçüde sorgulamak kolay değil. 2018’de Fen, Mühendislik, Havacılık ve Uzay Bilimleri ile Mimarlık ve Tasarım gibi araştırma yoğun alanların önemli bölümü yeni kurulan Eskişehir Teknik Üniversitesi’ne geçti. Anadolu bugün Eczacılık başta olmak üzere güçlü alanlara sahip; fakat tıp fakültesi ve geniş mühendislik yapılanması olmayan, araştırma profili farklılaşmış bir üniversite.

ESTÜ için de durum farklı. Üniversite hukuken 2018’de kuruldu. Köklü bir teknik mirası devraldı ama kendi kurumsal yapılanmasını oluşturmak zorunda kaldı. Üstelik kendi stratejik planında bütçe kısıtlarını, kadro tahsisi sorunlarını ve bazı akademik kadrolardaki yetersizliği açık biçimde risk olarak kayda geçirdi.

Asıl soru bu nedenle ESOGÜ’de düğümleniyor. ESOGÜ Tıp Fakültesinin kökleri 1970’e gidiyor. Üniversite hastanesi bugün 1010 yataklı büyük bir sağlık kuruluşu. Buna mühendislik, fen ve sağlık bilimleri altyapısını eklediğinizde, Eskişehir adına araştırma üniversitesi yarışında neden ESOGÜ’den daha yüksek bir beklenti bulunduğu anlaşılır hale geliyor.

ESOGÜ konuşulurken gündemin çoğu zaman Tıp Fakültesi Hastanesinin sorunlarına sıkışması da eksik bir bakış. Hastanenin mali ve idari problemleri önemlidir; fakat üniversitenin sınavı yalnızca hastaneyi işletmek değil, bu büyük klinik kapasiteyi yayına, projeye, patente, dış kaynağa ve uluslararası bilimsel iş birliğine çevirebilmektir.

Üstelik son dönemde üniversitede ciddi bir akademik kadro hareketliliği yaşandı. Burada mesele yeni akademisyen alınması değil. Asıl mesele, bu kadroların hangi ihtiyaçla açıldığı, hangi ölçütlerle doldurulduğu ve üniversitenin bilimsel performansına ne kattığıdır.

Daha çarpıcı olanı ESOGÜ’nün kendi belgesinde yazıyor. Üniversitenin 2023-2027 Stratejik Planı, “akademik ve idari personel alımı, yükselme vb. süreçleri için uygulama politikasının bulunmamasını” zayıf yönlerinden biri olarak tanımlıyor.

Geçmiş dönemin nihai idari sorumluluğu elbette dönemin rektöründeydi. Ancak bugünkü Rektör Prof. Dr. Emine Gümüşsoy, Ocak 2024’ten itibaren o yönetimin rektör yardımcısıydı. Prof. Dr. Atilla Özcan Özdemir ise önce Tıp Fakültesi Dekanıydı; bugün hem Rektör Yardımcısı hem de Tıp Fakültesi Dekan Vekili. Yönetimde dolayısıyla belirli bir devamlılık var.

Şimdi sorular açık: ESOGÜ’de akademik kadrolarda liyakat mı, kişisel yakınlık mı daha belirleyiciydi? Belirli kişileri tarif ettiği ileri sürülen kadro ilanları oldu mu? Akademik kadrolar nedeniyle açılmış, sonuçlanmış ya da halen süren idari davalar var mı; varsa kaç tane ve sonuçları ne? Atanan akademisyenlerin yayın, atıf, proje ve dış fon performansı kamuoyuyla paylaşılacak mı? Yeni yönetim geçmiş dönemde kendi eserleri olan kadro politikasını sürdürecek mi, yoksa değiştirecek mi? Bunlar suçlama değil; kamu üniversitesine yöneltilmesi gereken denetim soruları.

Cevabı da söylenti değil, şeffaf veri vermeli. Çünkü YÖK’ün açıkladığı liste ESOGÜ için basit bir sıralamadan daha fazlasını söylüyor: Kadro büyüdü. Peki bilimsel güç neden aynı ölçüde görünür olmadı? ESOGÜ'de dünün ve bugünün sorusu: "Akademik liyakat mı yoksa kişisel yakınlıklar mı?"