Türkiye ekonomisinde para hareketlerini anlamak için yalnızca enflasyona, döviz kuruna ya da faiz oranlarına bakmak yeterli değil. Bankacılık sistemindeki mevduat ve kredi hareketleri de ekonominin nabzını tutan en önemli göstergeler arasında yer alıyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 11 Eylül 2026 tarihli Haftalık Para ve Banka İstatistikleri de bize ekonominin finansman tarafında önemli mesajlar veriyor.
Öncelikle toplam mevduata baktığımızda bankacılık sektöründeki toplam mevduatın 11 Eylül haftasında 33 trilyon 456,9 milyar liraya yükseldiğini görüyoruz. Bir önceki hafta bu rakam 33 trilyon 215,9 milyar lira seviyesindeydi. Yani yaklaşık 241 milyar liralık artış söz konusu.
Ben burada özellikle TL mevduatlardaki gelişmeyi önemli buluyorum. Toplam TL mevduat 20 trilyon 529,2 milyar liraya çıkarken, yurt içi yerleşiklerin TL mevduatı 18 trilyon 310,1 milyar liraya ulaştı. Bir hafta içerisinde yurt içi yerleşiklerin TL mevduatında yaklaşık 363 milyar liralık artış yaşanması, tasarruf sahiplerinin yüksek faiz ortamında TL araçlarını kullanmaya devam ettiğini gösteriyor.
Ancak ekonominin diğer tarafında döviz mevduatlarını da dikkatle izlemek gerekiyor. Yurt içi yerleşiklerin yabancı para mevduatı 228,1 milyar dolar seviyesinde bulunuyor. Bir önceki haftaya göre sınırlı bir gerileme var. Daha önemlisi, TCMB’nin parite etkisinden arındırılmış verileri yurt içi yerleşiklerin yabancı para mevduatında 1,8 milyar dolarlık artış olduğunu gösteriyor. Bunun 1,795 milyar dolarlık bölümü tüzel kişilerin hesaplarından kaynaklanıyor.
Bu tablo bana göre şirketlerin kur riskine karşı hâlâ temkinli davrandığını gösteren önemli bir ayrıntıdır. Vatandaş tarafında ise parite etkisinden arındırılmış değişim neredeyse yatay. Dolayısıyla bireysel tasarruf sahibinin döviz tercihi konusunda çok büyük bir yön değişikliği olmadığını söyleyebiliriz.
Gelelim kredi tarafına…
Bankacılık sektörünün toplam kredi hacmi 27 trilyon 509,6 milyar liraya ulaşmış durumda. Yurt içi yerleşiklere kullandırılan krediler ise 26 trilyon 708,5 milyar lira seviyesinde. Ticari krediler 10 trilyon 582 milyar lirayı, tüketici kredileri ise 6 trilyon 954 milyar lirayı aşmış bulunuyor.
Burada dikkat edilmesi gereken konu, kredi hacmindeki artışın ekonomik büyümeyi destekleyip desteklemediğidir. Çünkü yüksek faiz ortamında kredi kullanımının maliyeti oldukça önemli. İşletmeler açısından kredi, üretim ve yatırım amacıyla kullanıldığında ekonomiye katkı sağlayabilir. Fakat işletme sermayesi ihtiyacını karşılamak, eski borcu çevirmek veya yüksek maliyetli finansmanı sürdürmek amacıyla kullanılan kredi farklı bir tablo ortaya çıkarabilir.
Özellikle KOBİ'ler açısından finansmana erişim konusu önümüzdeki dönemde de kritik olmaya devam edecek. Çünkü yüksek finansman maliyeti işletmelerin yatırım kararlarını doğrudan etkiliyor. Bir işletme kredi kullanarak üretimini artırabiliyorsa bunun ekonomik karşılığı farklı, sadece nakit açığını kapatmak için borçlanıyorsa farklı olacaktır.
Verilerde beni düşündüren bir başka gelişme ise takipteki alacaklar. Bankacılık sektöründe takipteki alacaklar 866,5 milyar liraya yükselmiş durumda. Bir önceki hafta bu rakam 861,4 milyar liraydı. Yani haftalık bazda yaklaşık 5,1 milyar liralık artış var. Takipteki alacakların büyük bölümünü TL cinsinden krediler oluşturuyor.
Bunu hemen bir bankacılık krizi göstergesi olarak değerlendirmek doğru olmaz. Ancak kredi hacmi büyürken takipteki alacakların da yakından izlenmesi gerekiyor. Çünkü ekonomide borçların geri ödeme kapasitesi, en az kredi hacminin kendisi kadar önemlidir.
Para arzı tarafında da dikkat çekici bir tablo var. M1 para arzı 11,24 trilyon lira, M2 28,69 trilyon lira ve M3 ise 32,07 trilyon lira seviyesinde bulunuyor. M3'ün içinde repo, para piyasası fonları ve ihraç edilen menkul kıymetler de yer alıyor.
Benim açımdan bu verilerin en önemli mesajı şudur: Türkiye ekonomisinde para tamamen ortadan kaybolmuyor; aksine finansal sistem içerisinde farklı araçlar arasında hareket ediyor. Vatandaş ve şirketler bir yandan TL mevduatlarını artırırken diğer taraftan kredi maliyetlerini ve döviz risklerini hesaplıyor.
Önümüzdeki dönemde asıl mesele, bu büyük finansal kaynakların ekonomiye nasıl yönlendirileceği olacaktır. Tasarrufların üretken yatırımlara, ihracata, teknolojiye ve istihdama dönüşmesi gerekiyor. Sadece mevduat hacminin büyümesi ekonominin güçlendiği anlamına gelmez. Aynı şekilde kredi hacminin artması da tek başına olumlu bir gösterge değildir.
Bence Türkiye ekonomisinin önündeki temel hedef, fiyat istikrarı ile finansal istikrarı birlikte sağlayarak tasarruf sahibinin güvenini korumak ve işletmelerin makul maliyetlerle finansmana ulaşmasını sağlamaktır.
11 Eylül verileri bize şunu açıkça gösteriyor: Para piyasasında hareketlilik devam ediyor. TL mevduat güçlü, kredi hacmi büyüyor, döviz mevduatı ise yakından izlenmesi gereken bir alan olmaya devam ediyor. Şimdi önemli olan, bu rakamların önümüzdeki haftalarda hangi yöne evrileceği ve özellikle kredi kalitesindeki gelişmelerin nasıl şekilleneceğidir.