İstanbul Büyükşehir Belediyesi odaklı yargılamalarda gelinen nokta, siyasi söylemler ile adli gerçekler arasındaki makasın artık kapatılamayacak kadar açıldığını gösteriyor. Sarıyer’deki Boğaz manzaralı lüks villaların devrinden HTS ve baz kayıtlarına, doğrudan iş ortaklarının itiraflarına kadar uzanan 50 milyon dolarlık skandallar zinciri, meselenin artık basit bir siyasi polemik olmadığını açıkça belgeliyor.

Müteahhit Ali Nuhoğlu’nun İSKİ hakedişlerini alabilmek için villaları devretmek zorunda kaldığını, bu işlemden hiçbir kâr elde etmediğini ifade etmesi ve eski iş ortaklarından Adem Soytekin’in mahkeme salonunda yüzüne karşı "Bağış dediğimiz her şey rüşvet çıktı, verenler rüşvet olduğunu söylüyor" diyerek hesap sorması, kurulan çarkın vahametini gözler önüne seriyor. Ancak böylesine somut deliller, itiraflar ve yüzleşmeler karşısında Ekrem İmamoğlu’nun takındığı tavır, kamuoyunda derin bir hayal kırıklığı ve şaşkınlık yaratıyor.

Ciddiyetten Uzak Yanıtlar ve Savunmadaki Alaycı Tavır

Duruşma salonunda mahkeme heyetinin ve savcılığın yönelttiği teknik sorulara karşı sergilenen alaycı üslup, durumu hafifletmek yerine daha da vahim bir boyuta taşıyor:

Yüzlerce kez tespit edilen HTS ve sıfır metre baz birlikteliklerine "Onu telekoma ya da bakanlığa sorun, ben anlamam" demek,

Cezaevine iletildiği iddia edilen "Dik dur bizi satma" pusulası sorulduğunda "Bizde horon dik oynanır" şeklinde kelime oyunlarıyla kıvırmaya çalışmak,

Ağır rüşvet ve usulsüzlük suçlamalarını sıradan bir "ticaret" veya "liderlik anlayışı" kılıfıyla geçiştirmeye kalkışmak, kamusal sorumluluk taşıyan bir figürden beklenen ciddiyet ve şeffaflıkla taban tabana zıt bir tablo çiziyor. Kendisine arka çıkmaya, yaşananları perdelemeye çalışan medya çevreleri dahi bu laubali ve savunmadan uzak yaklaşımlar karşısında savunacak argüman bulmakta zorlanıyor.

Kamuoyu Desteğinin Sonu: Güven Duvarı Yıkıldı

Siyasette en zor inşa edilen ve en hızlı kaybedilen sermaye güvendir. Ortada bu denli fiziki kanıt, dijital kayıt ve en yakınındaki isimlerin dahi açık itirafları varken sergilenen bu lakayt tavırlar, vaktiyle arkasında duran kitlelerin de inancını kökünden sarstı. İnsanlar artık sahnelenen retorik gösterilerine ve mağduriyet kurgularına prim vermiyor; somut sorulara somut yanıtlar bekliyor.

Bugün gelinen eşikte durum son derece nettir: Olası bir tahliye kararı çıksa, üzerindeki hukuki engeller veya seçim yasakları tamamen kalksa dahi İmamoğlu için kamuoyu nezdindeki meşruiyet ve güven zedelenmiştir. Ciddiyetini ve inandırıcılığını yitirmiş, belgelerin ağırlığını alaycı tebessümlerle savuşturmaya çalışan hafif bir siyaset anlayışına seçmenin artık son derece mesafeli durduğu açıktır.