Geçtiğimiz günlerde Manisa’dan gelen haber, hepimizin yüreğinde aynı ağır sızıyı bıraktı. Olayın detaylarına girip o karanlığı büyütmek değil niyetim; ama hepimizi ister istemez derin bir iç muhasebesine sürüklüyor bu yaşananlar.

Bizim büyüdüğümüz yıllarda okul, sadece ders öğrenilen bir bina değil; sığınılan, güven duyulan, bahçesinde kaygısızca koşulan kocaman bir yuvaydı. Oyunlarımız masumdu. Bir yakan top, bir saklambaç, mahalle aralarında taştan kurulan kaleler... En büyük kavgamız, topun patlaması ya da havanın kararmasıyla evlere çağrılmak olurdu. Ailelerimiz bizi sakince, şefkatle ve koruyucu bir kol kanat gererek büyütürdü. Sokakta gördüğümüz her yetişkin bir komşu, her öğretmen bir anne-baba gibiydi. Güvenin doğal bir nefes gibi içinize çekildiği dönemlerdi.

Z kuşağı ve sonrasıyla birlikte ise sanki dünyanın ekseni kaydı. Ekranların ardına saklanan yalnızlıklar, hızla tüketilen duygular ve ne yazık ki sokaklardan okullara taşınan o hırçın dil... Şimdiki çocuklar, teknolojinin getirdiği tüm imkânlara rağmen bizim o dönemde yaşadığımız o katıksız huzurdan, o sade neşeden mahrum büyüyorlar.

Eski günlerin masumiyetini özlememek elde değil. Okul bahçelerinde yankılanan kahkahaların yerini endişeli bakışların almadığı, çocukların sadece "çocuk" olabildiği o güzel zamanları yeniden hatırlamaya ve hatırlatmaya belki de her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.