Bir zamanlar aşk, yavaş akan bir nehirdi. Sabır isterdi, emek isterdi, beklemeyi öğretirdi. İnsan sevdiğini tanımak için zaman harcar; bir bakışı anlamlandırmak, bir cümlenin altını doldurmak için günlerce düşünürdü. Mektuplar vardı mesela… Bir zarfın içinden çıkan kelimeler, yalnızca sevgiyi değil, o sevgiyi yazarken geçen zamanı da taşırdı.
Bugün ise aşk hızlı. Fazlasıyla hızlı. Bir parmak hareketiyle başlıyor, yine bir parmak hareketiyle bitiyor. “Görüldü” yazısı, çoğu zaman bir vedanın en soğuk hali oluyor. İnsanlar artık kalplerini değil, profillerini tanıyor önce. Filtreler gerçeklikten, emoji’ler duygudan daha baskın.
Geçmişte insanlar aşkı kaybetmekten korkardı; bugün bağlanmaktan korkuyor. Çünkü bağlanmak, sorumluluk demek. Sabretmek, eksikleriyle sevebilmek demek. Oysa çağ bize şunu fısıldıyor: “Zorlanıyorsan değiştir.” İnsanlar da aşkı tamir etmek yerine yenisini arıyor. Oysa aşk, bir eşya değil ki bozulunca atılsın.
Eskiden kavga edilirdi ama kapılar kolay kolay kapanmazdı. Şimdi kapılar değil, uygulamalar kapanıyor. Sessizce, iz bırakmadan. “Ghosting” dedikleri şey, aslında modern zamanların vicdansız kaçışı. Söylemeye cesaret edemediklerimizi susarak anlatıyoruz.
Ama haksızlık etmeyelim. Günümüz aşkları tamamen sahte değil. Sadece yorgun. Çok seçenek içinde az derinlikten mustarip. İnsanlar sevmeyi değil, tüketmeyi öğrendi. Hissetmeyi değil, göstermeyi. Paylaşmayı değil, sergilemeyi.
Belki de mesele zaman değil, niyet meselesi. Çünkü aşk hâlâ aynı aşk. Değişen, ona ayırdığımız vakit ve verdiğimiz değer. Kalp, hâlâ eski usul seviyor; sadece dünya yeni usul vazgeçiyor.
Ve belki de bugün yapılması gereken tek şey şu: Aşkı biraz yavaşlatmak. Dinlemek, anlamak ve kalabilmek. Gitmenin bu kadar kolay olduğu bir çağda, kalabilen herkes biraz cesur, biraz da aşık sayılmalı.