Bir kitabı yıllar önce okuyup kenara koyarsınız. İçinizde “bende karşılığı olmadı” diye bir cümle kalır. Sonra yıllar geçer, aynı hikâye başka bir formda karşınıza çıkar ve sizi bambaşka bir yerden yakalar. İşte sanatın en şaşırtıcı tarafı tam da budur: Aynı hikâye, farklı bir anlatım diliyle yeniden doğabilir.

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanını ilk okuduğumda, doğrusu aramızda güçlü bir bağ kuramamıştım. Aşkın takıntıya dönüşen hâli, nesnelerle örülü bir hatıra evreni ve uzun iç monologlar… Sayfalar ilerledikçe zihnimde estetik bir takdir vardı belki ama kalbimde güçlü bir sarsıntı yoktu. Romanı bitirdiğimde zihinsel olarak etkilenmiş ama duygusal olarak ikna olmamıştım.

Yıllar sonra aynı hikâyeyi bu kez ekranda izledim. Ve şaşırtıcı biçimde şunu fark ettim: Dizi, romanın mesafeli dünyasını kırmış; karakterlerin iç dünyasını daha görünür, daha hissedilir kılmıştı. Nadiren rastladığımız bir durumla karşı karşıyaydım: Uyarlama, kaynağını aşmış gibiydi.

Roman, Kemal’in zihninde dolaşan bir anlatıdır. Onun saplantısını, özlemini, kaybını kelimeler üzerinden okuruz. Fakat ekran dili başka bir şey yapar. Bakışı gösterir. Sessizliği duyurur. Bir objeye yüklenen anlamı, sadece anlatmakla kalmaz; onu ışıkla, kadrajla, müzikle büyütür. Dizi, metindeki “eşya üzerinden hatıra” fikrini görsel bir şiire dönüştürmüş. Kamera, vitrindeki bir küpeye bakarken aslında insanın içindeki boşluğa bakıyor.

Belki de mesele şu: Bazı hikâyeler kelimeden çok görüntü ister. Bazıları ise tam tersine. Masumiyet Müzesi romanı bir fikir romanıydı; dizi ise bir duygu anlatısı olmuş. Roman zihne hitap ederken, dizi kalbe daha hızlı ulaşmış.

Burada edebiyatı küçümsemek gibi bir niyet yok elbette. Edebiyat her zaman kaynaktır. Ama uyarlama dediğimiz şey, yalnızca metni sahneye taşımak değildir; onu yeniden yorumlamaktır. Eğer yorum güçlü ise, ortaya bambaşka bir sanat eseri çıkar. Bu noktada romanla diziyi bir hiyerarşi içinde değil, iki ayrı sanat dili olarak görmek gerekir.

Ayrıca zaman faktörünü de unutmamak gerekir. Belki ben değiştim. Belki yıllar önce anlam veremediğim o takıntılı aşk hâli, bugün bana daha tanıdık geliyor. İnsan büyüdükçe hikâyeler de büyüyor. Aynı metin farklı yaşlarda farklı yankılar üretir. Bu yüzden sanat eserleriyle aramızdaki ilişki sabit değildir; sürekli dönüşür.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bir dizinin kitaptan daha güçlü olduğu nadir anlardan birini yaşadım. Bu durum beni rahatsız etmedi, aksine heyecanlandırdı. Çünkü bu, hikâyelerin ölmediğini; farklı mecralarda yeniden doğabildiğini gösteriyor.

Belki de asıl mesele “hangisi daha iyi?” sorusu değil. Asıl mesele şu: Bir hikâye bize dokunuyor mu?

Ve bu kez, o hikâye bana dokundu.

Sanatın güzelliği burada. Aynı aşk, aynı kayıp, aynı hatıralar… Ama başka bir pencereden bakınca bambaşka bir kalp atışı.

İyi hikâyeler asla bitmez; sadece biçim değiştirir.