Adalet, bazen büyük mahkeme salonlarında değil, küçük cümlelerin içinde saklıdır.

“Sezar’ın hakkı Sezar’a” da onlardan biridir.

Bu sözün gücü, bir imparatorun adını taşımasından değil; sınır çizmesinden gelir. Güç ile hak arasına çizilen o ince ama hayati sınır…

Bugün en çok nerede tökezliyoruz biliyor musunuz?

Emeğin yer değiştirdiği yerde. Başkasının fikrini sahiplenen bir yönetici…

Çocuğunun başarısını kendi fedakârlığına yazan bir ebeveyn…

Takımın zaferini tek başına omuzladığını düşünen bir lider…

Hepsi aynı hatayı yapıyor: Sezar’ın hakkını kendine almak.

Oysa medeniyet, hakkı doğru yere teslim etme olgunluğudur.

Bir yazının altına gerçek imzayı atabilmek cesarettir.

Bir başarıda geri çekilip “Bu onun emeği” diyebilmek karakterdir.

Bu söz yalnızca siyasi bir öğüt değildir; bir ahlak pusulasıdır. Çünkü hayat iki alandan oluşur:

Biri yetkinin alanı, biri vicdanın.

Biri görünür olan, biri içimizde yankılanan.

Vergi devlete aittir belki.

Ama merhamet insana. Yasa Sezar’a ait olabilir. Fakat adalet, vicdanı olan herkese.

Bugün iş dünyasında, sanatta, akademide en çok ihtiyaç duyduğumuz şey belki de budur:

Paylaştırmayı bilmek.

Hak teslim edildiğinde toplum güçlenir. Hak gasp edildiğinde çürüme başlar.

Bir ülkenin çöküşü çoğu zaman büyük savaşlarla değil; küçük haksızlıkların normalleşmesiyle başlar.

Bu yüzden mesele sadece tarihsel bir söz değildir.

Mesele şudur:

Güçlü olduğumuz yerde ne yapıyoruz?

Elimizdeki payı büyütmeye mi çalışıyoruz, yoksa olması gereken yere mi bırakıyoruz?

“Sezar’ın hakkı Sezar’a” demek, sınır bilmektir.

Sınır bilen insan adil olur.

Adil olan insan güven verir.

Güven olan yerde ise gelecek vardır.

Ve belki de en önemlisi şudur:

Kendi hakkını savunmak kadar, başkasının hakkını teslim etmek de bir erdemdir.

Bugün hepimize düşen soru şu:

Biz hangi hakkı yanlış yerde tutuyoruz?

Belki de büyümek, biraz da bırakabilmektir.