Bazı filmler vardır; büyük iddialar taşımaz, dünyayı kurtarmaz, derin felsefi cümleler kurmaz. Ama kalbin tam ortasına sessizce oturur. 50 İlk Öpücük tam olarak bu filmlerden biridir. İlk bakışta basit bir romantik komedi gibi görünür; izledikçe, sevmenin ne kadar emek isteyen bir şey olduğunu usulca hatırlatır.

Lucy’nin her sabah her şeyi unutması, aşkı “anı”dan koparıp “irade”ye dönüştürür. Çünkü bu filmde sevgi, hatırlamakla değil; her gün yeniden seçmekle ilgilidir. Henry’nin her sabah aynı kadına kendini yeniden anlatması, modern ilişkilerin hız ve kolaylık saplantısına karşı güçlü bir itiraz gibidir. Bugün çoğu ilişki ilk zorlukta vazgeçerken, Henry her sabah sıfırdan başlamayı göze alır. Bu bir romantik jestten çok, bir karakter sınavıdır.

Film mizahı elden bırakmaz; Adam Sandler’ın hafifliği ile Drew Barrymore’un kırılganlığı dengeli bir şekilde ilerler. Kahkaha attırırken duygusal bir boşluk da bırakır. Çünkü Lucy’nin yaşadığı durum, aslında hepimizin korkusuna dokunur: Unutulmak. Sevilmiş olsak bile, hatırlanmamak.

50 İlk Öpücük, aşkın sadece “doğru insanı bulmak” değil, “doğru insan olarak kalmak” meselesi olduğunu söyler. Her gün aynı sabrı göstermek, aynı nezaketi sürdürmek, aynı sevgiyi taze tutmak… Film bu yönüyle romantik komediden çok, duygusal bir sadakat hikâyesine dönüşür.

Finalde verilen mesaj nettir ama yüksek sesle bağırmaz: Gerçek aşk, tek bir büyük an değil; küçük anların her gün yeniden inşa edilmesidir. Belki de bu yüzden film bittiğinde insanın aklında tek bir soru kalır: “Ben her sabah yeniden sevebilir miyim?”

Bu soru kolay değildir. Ama filmi değerli kılan da tam olarak budur.