Bazı sesler vardır; görüntüsü yoktur ama hafızası vardır.

Radyo, işte tam da o hafızadır.

Televizyon gözümüze, sosyal medya parmağımıza hitap eder. Ama radyo… Radyo doğrudan kalbe seslenir. Bir mutfakta kaynayan çayın buharına, gece vardiyasındaki yorgun bir çalışanın omzuna, uzun yolda farların aydınlattığı yalnızlığa eşlik eder. Gürültü çağında, insana “dinlemeyi” yeniden öğretir.

13 Şubat Dünya Radyo Günü. Belki çoğumuz için sıradan bir tarih. Oysa düşünün; savaş zamanlarında moral veren, afet anlarında hayat kurtaran, bir şarkıyla geçmişe götüren, bir haberle dünyayı evimize taşıyan bir mecra bu. Ne algoritma ister, ne filtre. Sadece bir frekans ve biraz dikkat.

Radyo, görünmeden var olmanın sanatıdır.

Mikrofonun başındaki sesi tanımayız belki ama o ses bizi tanır gibi gelir. Çünkü radyo, samimiyet üzerine kuruludur. Gösterişsizdir. İddiasını bağırarak değil, fısıldayarak ortaya koyar.

Bugün dijital çağdayız. Podcastler, canlı yayınlar, internet radyoları… Teknoloji değişti ama öz değişmedi: İnsan insana sesleniyor. Bir hikâye anlatılıyor. Bir türkü çalıyor. Bir cümle kuruluyor ve birinin hayatına dokunuyor.

Belki de bu yüzden radyo hâlâ ayakta.

Çünkü insan, hâlâ bir sese ihtiyaç duyuyor.

Yazarlık da biraz radyoculuk değil midir? Görünmeden konuşmak. Görmeden anlaşılmak. Cümlelerle bir odanın içini doldurmak… Radyo bize şunu hatırlatır: Gürültüden daha güçlü olan şey sestir, sesten daha güçlü olan şey ise sözdür.

Bazı günlerde yapılacak en güzel şey belki de şudur: Bir istasyonu açmak. Bilmediğiniz bir frekansa denk gelmek. Ve sadece dinlemek.

Çünkü bazen dünyayı değiştiren şey, yüksek sesle konuşmak değil; doğru sesi duymaktır.