Bir şehirde medeniyet, bazen en küçük ayrıntıda gizlidir. Kaldırımlar da onlardan biridir. Çünkü kaldırım, en temel şehir hakkıdır: Yürüyenin hakkı.

Eskişehir’de kaldırımlara baktığımızda aslında şehre nasıl baktığımızı da görüyoruz. Bir kısmı dar, bir kısmı bozuk, bir kısmı işgal altında. Bu noktada belediyelerin sorumluluğu açık. Kaldırımların düzenli, erişilebilir ve güvenli olması yerel yönetimlerin görevi.

Ama mesele sadece yapılmayan kaldırım değil, yapılanın nasıl kullanıldığıdır.

Bir kaldırım düşünün; tam ortasına park edilmiş bir araç, yanına taşmış bir masa, birkaç adım ileride gelişigüzel bırakılmış bir tabela… Sonra “neden insanlar yoldan yürüyor?” diye soruyoruz. Aslında cevap önümüzde duruyor.

Kaldırım; aracın, tabelanın, dükkanın ya da “bir dakikalığına” park edenin değil; yayaların alanıdır. Özellikle yaşlıların, çocukların, engellilerin… Ama şehir hayatında bu hassasiyet çoğu zaman göz ardı ediliyor.

Belediye denetlemeli, evet. Kuralları koymalı, yaptırımı uygulamalı. Ama her kuralın başında bir zabıta bekleyemez. Şehir dediğimiz şey, biraz da vatandaşın vicdanıyla ayakta durur.

Bugün kaldırıma park eden, yarın çocuğuyla yoldan yürümek zorunda kalan yine aynı kişi olabiliyor. İşte şehir hayatının çelişkisi tam da burada başlıyor. Hak isterken hassas, hak ihlal ederken rahatız.

Eskişehir, yürüyerek yaşanabilecek bir şehir. Merkezine, çarşısına, mahallelerine bu gözle bakıldığında büyük bir potansiyel taşıyor. Ama bu potansiyel, kaldırımlar gerçekten yayalara bırakıldığında anlam kazanır.

Kaldırımlar kimin diye sorunca cevap basit aslında:
Hepimizin.
Ama en çok da sesi çıkmayanların.

Şehir hayatı, büyük projelerle olduğu kadar küçük saygılarla da şekillenir. Bir kaldırım boş bırakıldığında, şehir biraz daha yaşanır hâle gelir.