“Güçlü ol.”

Bu cümle çoğu zaman bir tavsiye gibi söylenir ama aslında çoğu insan için görünmez bir yükün başlangıcıdır. Çünkü bu iki kelime, zamanla bir seçeneğe değil, bir zorunluluğa dönüşür. İnsanlara küçük yaşlardan itibaren neyin doğru olduğu öğretilir. Ama neyin hissedilmesi gerektiği pek öğretilmez. Ağlama denir, abartma denir, güçlü dur denir. Ve insan, zamanla duygularını bastırmaya başlar.

Oysa bastırmak, yok etmek değil aksine ertelemektir. İlk başta küçük şeylerle başlar bu süreç. Kırıldığında susarsın. Üzüldüğünde içine atarsın. Anlaşılmadığında anlatmaktan vazgeçersin. Çünkü bir noktadan sonra şunu düşünmeye başlarsın: “Zaten kimse gerçekten anlamayacak.” Ve işte o an, insan sadece başkalarına değil, kendine de uzaklaşmaya başlar. Güçlü görünmek, zamanla bir refleks haline gelir. İnsan artık kendini ifade etmek yerine kendini kontrol etmeyi seçer. Gözyaşını tutmayı, kelimeleri yutmayı, hislerini ertelemeyi…

Ama her bastırılan duygu, insanın içinde bir yerlerde birikir. Birikir ve ağırlaşır. Bu ağırlık bazen fark edilmez. İnsan hayatına devam eder, sorumluluklarını yerine getirir, hatta dışarıdan bakıldığında oldukça “iyi” görünür. Ama içten içe bir yorgunluk vardır. Sebebi tam konulamayan, ama sürekli hissedilen bir yorgunluk. Çünkü insan, sadece yaşadıklarından değil; yaşayamadıklarından da yorulur. Söyleyemediği sözlerden, dökemediği gözyaşlarından, yarım bıraktığı duygulardan. Ve en çok da kendine bile itiraf edemediklerinden.

Bir noktadan sonra insan şunu fark eder; Ne kadar güçlü görünürse görünsün, içindeki kırılganlık kaybolmaz. Sadece saklanır. Ama saklanan şeyler yok olmaz. Aksine, daha derine iner. Bazen bir an gelir ve en küçük şeyde taşar. Önemsiz gibi görünen bir olay, aslında yılların birikimini açığa çıkarır. İnsan o zaman şaşırır: “Ben buna neden bu kadar tepki verdim?” Aslında cevap basittir çünkü o tepki sadece o ana ait değildir. İnsan, yıllarca biriktirdiği her şeyi bir anda hisseder. Ama buna rağmen, çoğu insan yine de aynı döngüye geri döner. Yine “iyiyim” der. Yine susar. Yine güçlü görünmeye devam eder. Çünkü kırılganlık, hâlâ yanlış anlaşılan bir şeydir.

Oysa kırılgan olmak, zayıf olmak değildir. Tam tersine, insan olmanın en gerçek halidir. Bir insanın üzülmesi, yorulması, ağlaması.. bunlar eksiklik değil, doğallıktır. Ama biz doğallığımızı saklayarak yaşamaya çalışıyoruz. Çünkü bize hep daha “sağlam” olmamız gerektiği öğretildi. Ama kimse şunu söylemedi: Sürekli sağlam durmaya çalışmak, insanı içten içe çökertir. İnsan bazen dağılmaya ihtiyaç duyar. Bazen durmaya, bazen susmaya değil konuşmaya.. Bazen de sadece ağlamaya.

Gözyaşı, bir zayıflık değiş içinde birikenlerin boşaltma biçimidir. Ama biz ağlamayı bile erteliyoruz. “Şimdi zamanı değil” diyoruz. “Sonra” diyoruz. O “sonra” çoğu zaman hiç gelmiyor. Ve insan, hissettiklerini yaşamadan yaşamaya devam ediyor. Belki de en büyük sorun bu: İnsanlar artık gerçekten ne hissettiklerini bilmiyor. Çünkü hissetmek yerine bastırmayı, paylaşmak yerine saklamayı, görünmek yerine rol yapmayı öğrendiler.

İnsan, en çok kendini sakladığında yalnızlaşır. Ve o yalnızlık, kalabalıkların içinde bile hissedilir. Belki de artık şu gerçeği kabul etmenin zamanı gelmiştir: Herkes güçlü olmak zorunda değil. Herkes iyi olmak zorunda değil. Herkes ayakta kalmak zorunda da değil. Bazen insan sadece insan olmalıdır. Kırılgan, yorgun, eksik ama gerçek.

Herkes güçlü görünmeye devam ederse, gerçekten kim iyileşecek?