Güne başlarken elimizin ilk gittiği yer telefon ekranı. Sosyal medyada birkaç dakika geçireyim derken zamanın nasıl aktığını anlamıyoruz. Üstelik karşımıza çıkan içerikler de öyle rastgele değil. Tam aksine neredeyse kusursuz bir isabetle ilgimizi çeken şeyler önümüze düşüyor.

Bu durumun adı basit: algoritma.

Algoritmalar, dijital dünyada attığımız her adımı kaydediyor. Hangi videoda durduğumuz, neyi beğendiğimiz, hangi içeriğe tepki verdiğimiz.. Hepsi bir veri. Bu veriler zamanla bir profile dönüşüyor. Ve o profil, çoğu zaman bizim kendimizi tanıdığımızdan daha sabırlı ve dikkatli bir şekilde bizi okuyor. Ancak mesele sadece tanımakla sınırlı değil.

Algoritmalar, neyi göreceğimizi belirlerken aslında neyi görmeyeceğimizi de seçiyor. Farklı fikirler, alışık olmadığımız bakış açıları ya da ilgimizi çekebilecek yeni alanlar çoğu zaman bu akışın dışında kalıyor. Sonuç olarak, kullanıcı kendini giderek daha dar bir içerik dünyasının içinde buluyor.

Bu durum, fark edilmeden düşünce alışkanlıklarını da etkiliyor. Sürekli benzer içeriklere maruz kalan bir zihin, zamanla bunu normal kabul etmeye başlıyor. Böylece dijital ortam, yalnızca bir tüketim alanı olmaktan çıkıp, aynı zamanda bir yönlendirme aracına dönüşüyor.

Elbette burada tüm sorumluluğu algoritmalara yüklemek olmaz. Çünkü bu sistemler, bizim tercihlerimiz üzerinden çalışıyor. Neye ilgi gösterirsek, onu büyütüyor. Neye tepki verirsek, onu çoğaltıyor. Tam da bu noktada asıl soru ortaya çıkıyor:
Gerçekten kendi seçimlerimizi mi yapıyoruz, yoksa bize sunulan seçenekler arasında mı dolaşıyoruz?

Dijital dünyada özgürlük, belki de sandığımız kadar sınırsız değil. Ve belki de asıl mesele, algoritmaların bizi ne kadar tanıdığı değil; bizim kendimizi ne kadar tanıdığımız.

Çünkü insan, kendini tanımadığı sürece, karşısına çıkan her şeyi “kendi seçimi” sanabilir.