Eskişehir'de yeniden inşa edilen Halkevi, son günlerin en çok konuşulan projelerinden biri. Projeye ilişkin tartışmalar mimarisinden konumuna, maliyetinden sağlayacağı katkıya kadar farklı başlıklarda sürüyor.

Bütün bu tartışmaların arasında gözden kaçan başka bir konu var. Gerçekten bir bina mı inşa ediliyor, yoksa Eskişehir'in kaybolan hafızasının bir parçası mı geri kazandırılmaya çalışılıyor?

Eskişehir'in yakın tarihine tanıklık eden birçok kişi için Halkevi, yalnızca bir bina değil; tiyatro izledikleri, konser dinledikleri, sergi gezdikleri, konferanslara katıldıkları önemli bir buluşma noktasıydı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında kültür ve sanatın halka ulaştırılması amacıyla kurulan Halkevleri, Eskişehir'de de kentin sosyal yaşamına uzun yıllar yön verdi. 1936 yılında açılan Halkevi binası, yalnızca mimarisiyle değil, taşıdığı anlamla da dönemin simge yapılarından biri oldu.

1951'de Halkevlerinin kapatılmasıyla birlikte o hikâye de yarım kaldı. Zaman içinde bina ortadan kalktı, geriye ise eski fotoğraflar, gazete kupürleri ve hafızalarda kalan anılar kaldı.

Şimdi ise yıllar sonra Halkevi yeniden yükseliyor. Ancak asıl soru, geçmişteki binanın yeniden yapılması değil; o yapının temsil ettiği kültürel birikimin yeniden yaşatılıp yaşatılamayacağı. Çünkü kent hafızası, yalnızca yapılarla değil, o yapılarda sürdürülen yaşamla varlığını korur.

Bugün dünyanın birçok kentine baktığınızda, tarihî yapıları ayakta tutan şey yalnızca restorasyon çalışmaları değildir. O binaların yeniden yaşayan mekânlara dönüşmesidir. Bir konser salonu, bir sergi alanı, bir kütüphane ya da gençlerin vakit geçirdiği bir kültür merkezi… İşlevini kaybetmiş en görkemli yapı bile zamanla yalnızca güzel bir fotoğraf karesine dönüşür.

Kentte daha önce gerçekleştirilen bazı dönüşüm projelerinde de tarihî yapıların yeniden işlevlendirilmesi hedeflendi. Odunpazarı Evleri restore edilirken amaç yalnızca eskiyi korumak değildi; o bölgeyi yeniden yaşayan bir merkez hâline getirmekti. Porsuk Çayı düzenlenirken yalnızca çevresi güzelleştirilmedi; şehir, suyla yeniden buluşturuldu.

Halkevi de aynı anlayışla değerlendirilmeli.

Elbette yapının mimarisi konuşulacaktır. Harcanan bütçe de tartışılacaktır. Bu, kamu yatırımları söz konusu olduğunda son derece doğaldır. Ancak bütün bunların ötesinde cevap bekleyen başka bir soru var:

Bu bina, Eskişehir'in kültür hayatına gerçekten yeni bir soluk getirecek mi?

Oysa bir şehrin değeri, inşa edilen binalardan çok; o yapılarda üretilen fikirler, sanat, bilim ve ortak yaşam kültürüyle şekillenir.

Belki de Halkevi'ni yeniden inşa etmekten daha önemli olan, onun temsil ettiği ruhu yeniden inşa edebilmektir.

Halkevi'nin gerçek başarısı, tamamlandığında kaç kişinin fotoğraf çektiğiyle değil; kaç kişinin bu yapıyı kültür, sanat ve eğitim için aktif olarak kullandığıyla ölçülecek. Eğer yapı, geçmişte olduğu gibi yeniden yaşayan bir buluşma noktasına dönüşebilirse, Eskişehir'in kent hafızasında da yeniden anlamlı bir yer edinecektir.