Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Sermin Kesebir, son yıllarda bipolar bozukluk vakalarındaki artışa dikkat çekerek, bu yükselişte kontrolsüz ilaç kullanımı ve çevresel faktörlerin etkili olduğunu vurguladı.
Bipolar bozukluk, bireyin duygu durumunda aşırı yükselmeler (mani) ve derin çökkünlükler (depresyon) ile karakterize edilen iki uçlu bir psikiyatrik tablodur. Prof. Dr. Sermin Kesebir, depresyon döneminde özsaygı kaybı, iştahsızlık ve intihar düşüncelerinin görülebileceğini; mani döneminde ise bunun tam aksine aşırı enerji, uyku ihtiyacında azalma ve yüksek özgüvenin hakim olduğunu ifade etti.
Artışın Arkasındaki Nedenler ve Eş Tanılar
Toplumda görülme oranı yaklaşık %1 olan bu hastalığın son yıllarda yükselişe geçtiği belirtiliyor. Prof. Dr. Kesebir, bu artışta bilinçsiz antidepresan ve uyarıcı ilaç kullanımının önemli bir rol oynadığını dile getirdi. Ayrıca hastalığın sadece ruhsal bir tablo olmadığını; sıklıkla anksiyete, madde kullanımı ve metabolik sendrom (şeker metabolizması bozuklukları, kalp-damar hastalıkları) gibi fiziksel sorunlarla birlikte seyrettiğini ekledi.
Döngüsel Ritimlere Karşı Hassasiyet
Hastalığın ortaya çıkışında genetik mirasın büyük payı bulunurken, çevresel ve biyolojik ritimler de atakları tetikleyebiliyor. Mevsim geçişleri, uyku düzenindeki sapmalar, hormonal değişiklikler ve hatta coğrafi yer değişimleri klinik tabloyu doğrudan etkileyebilen unsurlar arasında yer alıyor.
30 Mart Dünya Bipolar Günü, bu hastalıkla mücadele eden bireylerin yaşadığı zorluklara dikkat çekmek ve toplumdaki farkındalığı artırmak amacıyla her yıl kutlanmaktadır. Bipolar bozukluk tanısı alan bireyler, hastalık dönemleri dışında oldukça yaratıcı ve üretken bir yaşam sürebilmektedir; bu da doğru tedavinin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Tedavi süreci "akut" ve "koruyucu" olmak üzere iki aşamadan oluşmaktadır. Akut dönemde ilaç ve somatik tedaviler (TMU veya EKT) uygulanırken, koruyucu aşamada lityum ve antiepileptik ilaçlar altın standart olarak kabul edilmektedir. Prof. Dr. Kesebir, koruyucu tedavinin en kritik halkasının "psikoeğitim" olduğunu belirterek, hem hastanın hem de yakınlarının atak belirtilerini önceden tanımasının hayati önem taşıdığını vurguladı.




