1970’li yılların Anadolu kırsaldaki köylerden birinde, fakir bir adam vardır. Anadolu’nun diğer köylerine göre büyük bir köydür. Şehir merkezlerine uzaktır. Ekseri fakir halkın yaşadığı bir köydür.

Fakir bir adamın beş oğlu, bir kızı, bir karısı, bir göz odalı evi ile evinin bitişiğinde bir eşeklik bir ahırı ile bir de eşeği vardır. Fakirin bütün sermayesi bu varlıklardır. Bu adam, beş oğlunun en büyükleri olanı 17 yaşındaki oğlunu bir davar sürüsü sahibine altı aylığına kuzu çobanı verir. Dönem sonunda, bu delikanlının çobanlık süresi bitince; ağa o fakir aileye çabanın ücreti haricinde zekât olarak bir tane koyun verir.

Zekât olarak gelen bu koyunla birlikte sekiz kişilik fakir aile bireylerinin hayal dünyaları değişir. Düşünceleri geliştikçe hayalleri de zenginleşir. Sekiz kişilik bu ailenin bütün hayalleri sadaka tek koyun üzerine kurulur. Gerçekte bir olan koyun sayısı hayallerinde koyun sürüsüne dönüşür. Bunun adına ne derseniz deyin. İster hayal deyin, isterse geleceğin kurgusu deyin.  Akşam olup ailenin bütün fertleri sofra etrafına toplanınca konuşulan konu; sadakalık koyun üzerine yapılan gelecek hesabı olur. Yemek sonrası bir elde kalem, diğer elde kâğıt ile yıldan yıla koyunların artış hesabı yapılır. Birinci yılda bir koyun… İkinci yılda iki koyun… Üçüncü yılda dört koyun… Dördüncü yılda yedi koyun… Beşinci yılda on iki koyun… Her yıl kuzuların sayısı arttıkça biz de zengin olacağız diye sevinirler. Bizim de, sürümüz olunca el kapılarında çalışmaktan kurtuluruz vb. gibi biçiminde düşünceleri gelişir.

Ailede koyuna ilgi o kadar artar ki, o koyun ile tek odalı evlerinde birlikte yaşarlar. Koyun ile kuzunun kırlara çıkacağı bahar zamanı gelince, aile bu koyunu beş yüz başlık bir davar sürüsüne güdülmek üzere katar. Günler birbirini kovalar. Bahar biter. Yaz geçer. Güz de koyunlar semizleşir.

Hırsız, çalmadan durur mu? Harami, haram yemeden doyar mı? Bir güz günü dokuz hırsız bir araya gelir. Aralarında karar kılarlar ve derler:

-Bu gece kendimize, bir kebap ziyafeti çekelim. Çekelim de, kebap için koyun gerekir. Önce koyunu halledelim. Kocakırdaki çoban akşam karanlığı derede sürüyü sularken aşırılacak bir koyun var. O koyun, fakirin tekinin koyunu. Bizi dava edecek hâli yok. Dava etse bile, mahkemeyi sürdürecek parayı nereden bulacak.  Akşam olur. Hava kararır. Belirlenen yerde, dokuz hırsızdan ikisi çobandan fakirin koyununu çalarlar. Çalıkları koyunu yiyecekleri zaman diğer bir hırsız sürünün çobanını da koyun eti yemeye davet eder. Gecenin bir yarısında dokuz hırsız, fakirin bir koyununu insafsızca yerler. Koyunu güden çobanda hırsızların davetine katılır.

Aradan geçen kırk yılı aşkın zaman sonra bu hikâyeyi fakirin küçük oğlu anlattı. Eskişehir’in Yıldıztepe mahallesinde bir kahvehanede bu hazin olayı anlattıkça adamın kimyası bozuluyordu. Kimyası bozuldukça, dokuz hırsıza karşı öfkesi kabarıyordu. Fakirin küçük oğlu o kişinin, o an bir şeylere moralinin bozulmuş olabileceğini düşündüm. O gün, kendisine konu ile alakalı soru sormadım.

İki ay sonra aynı kahvehanede o kişiyle tekrar karşılaştığımda, yaşadıkları bu elim hadiseyi bir vesile ile bir daha anlattı. O iğrenç olayı yine aynı duygularla anlattı. Hadiseyi anlattıkça duygulanıyordu. Duygulandıkça kimyası bozuluyordu. İçinden geçenler suratından bütün açıklığı ile okunuyordu. Eskiler derlerdi:

-Hırsızlık bir yumurta ile başlar. Sonra tavuk çalar. Daha sonra bir koyun çalar. İş çığırından çıkınca da hırsız sürü çalmaya başlar.

Hemen belirteyim. Hırsızlığın kendisi vahim bir vakıa... Hırsız ise içinde yaşadığı toplumun sırtında kanserli tam bir ur gibidir. Bu kanserli urun peydahlanmasında suçlu kim ve kimler? Kişinin kendisi denebilir. Ama bu yeterli cevap mı? Kişinin kendisinden başlamak üzere aile, toplum, millet ve devlet… Suçluların türemesinde vebal herkesin!

 

Ömrünüz uzun, kazancınız bereketli olsun! Hoşça kalın! Dostça kalın! Devamı var!