Bazı yerler vardır; haritada küçük bir leke gibi görünür ama aslında koca bir hayatı taşır. Sulak alanlar tam da böyledir. Sessizdirler, gösterişsizdirler ama nefes alıp veren her canlıyla derinden bir bağ kurarlar. Dünya Sulak Alanlar Günü, işte bu sessiz hayatlara dönüp bakmamız için bir durak gibidir. Bir günlüğüne değil, kalıcı bir farkındalıkla…

Sulak alanlar yalnızca kuşların konduğu, sazların rüzgârla salındığı alanlar değildir. Onlar suyu tutar, taşkınları önler, toprağı besler, havayı temizler. Binlerce canlıya ev sahipliği yapar; ama belki de en önemlisi, insanla doğa arasındaki kadim ilişkinin hâlâ canlı kaldığı nadir mekânlardır. Buna rağmen yıllardır “kurutulacak boş alan” gözüyle bakılarak yok sayıldılar. Oysa kuruyan sadece bir göl değil, bir hafıza oluyor çoğu zaman.

Eskişehir’in Seyitgazi ilçesi sınırlarında yer alan Balıkdamı Sulak Alanı da bu anlamda son derece özel bir yer. İç Anadolu’nun ortasında, bozkırın kalbinde bir nefes alanı gibi durur. Göçmen kuşlar için önemli bir durak, birçok canlı türü için güvenli bir yaşam alanıdır. Aynı zamanda çevresindeki tarım alanlarını besleyen, su rejimini dengeleyen doğal bir sistemdir. Balıkdamı’nı değerli kılan şey sadece barındırdığı biyolojik çeşitlilik değil; insanla doğanın yüzyıllar boyunca kurduğu ilişkinin izlerini hâlâ taşıyor olmasıdır.

Tam da bu yüzden yerelde atılan her adım kıymetli. Eskişehir’de Dünya Sulak Alanlar Günü kapsamında Balıkdamı Sulak Alanı’nda gerçekleştirilen farkındalık gezisi, bunun somut bir örneği. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’nin öncülüğünde; Hayvanat Bahçesi ve Doğa Araştırmaları Derneği’nin yürüttüğü, Akdeniz Tatlı Su Ekosistemleri için Donörler İnisiyatifi (DIMFE) tarafından desteklenen proje kapsamında düzenlenen bu saha gezisi, sulak alanlara “uzaktan sevmek” yerine onları yerinde anlamayı amaçladı.

Balıkdamı’nda yapılan çalışmalarda ekosistem hizmetlerinden doğa temelli çözümlere, istilacı türlerle mücadeleden yapay ada yapımına ve saz temizliğine kadar pek çok teknik konu uzmanlar eşliğinde ele alındı. Yani mesele sadece anlatmak değil, göstermekti. İyi uygulama örnekleri sahada incelendi; korumanın teoride değil, pratikte nasıl mümkün olduğu konuşuldu.

Ama belki de en çarpıcı an, çöp toplama çalışmasıydı. Sulak alanlarda artan katı atık kirliliğine dikkat çekmek için yapılan bu temizlik, küçük gibi görünen ama anlamı büyük bir hareketti. Çünkü bazen doğayı korumak, büyük cümlelerden çok yere eğilmeyi gerektirir. Toplanan her atık, sadece çevreyi değil, bakış açımızı da temizler.

Bu tür etkinlikler bize şunu hatırlatıyor: Sulak alanları korumak sadece uzmanların ya da belediyelerin işi değil. Bu alanlar, biyolojik çeşitliliğin yanı sıra kültürel mirasın, geleneksel bilginin ve insan–doğa etkileşiminin yaşayan parçaları. Türkiye’deki sulak alanlar, binlerce yıllık bir birlikte yaşama hikâyesini barındırıyor. Yani mesele yalnızca çevre değil; aynı zamanda kültür, bellek ve gelecek.

Sulak alanları korumak için yapılabilecekler aslında çok net: Doğru planlama, etkin denetim, yerel halkın sürece dâhil edilmesi, eğitim ve en önemlisi farkındalık. Ama belki de en temel adım, bu alanlara “işe yaramaz” değil, “vazgeçilmez” gözüyle bakmak.

Dünya Sulak Alanlar Günü gelip geçiyor olabilir. Ama suyun hatırlattıkları, eğer gerçekten kulak verirsek, yılın her günü bizimle kalır. Çünkü su varsa hayat vardır; sulak alanlar varsa umut da vardır.