Tarım sektöründe üretim maliyetlerini konuştuğumuzda ilk akla gelen kalemlerden biri mazot oluyor. Çünkü traktörün tarlaya girmesinden toprağın sürülmesine, ekimden ilaçlamaya, hasattan ürünün taşınmasına kadar üretimin neredeyse her aşamasında akaryakıt kullanılıyor. Bu nedenle çiftçiye yönelik akaryakıt destekleri yalnızca bir sosyal yardım veya gelir transferi olarak değerlendirilmemeli; doğrudan doğruya tarımsal üretimin devamlılığını sağlayan stratejik bir politika olarak görülmelidir.

Bugün çiftçinin en büyük sorunlarından biri, girdi fiyatlarının ürün satış fiyatlarından daha hızlı yükselmesi. Gübre, tohum, ilaç, elektrik, işçilik, makine bakım ve onarım giderleri derken üreticinin maliyet tablosu her sezon biraz daha ağırlaşıyor. Bunun üzerine mazot fiyatlarındaki artış eklendiğinde çiftçinin üretim kararları da zorlaşıyor. Çiftçi açısından mesele çok açık: Tarlaya ne kadar çok girerse, o kadar fazla yakıt tüketiyor; yakıt tüketimi arttıkça maliyet yükseliyor.

Bu noktada akaryakıt desteğinin önemi ortaya çıkıyor.

Çiftçiye verilen mazot desteğinin temel amacı, üreticinin maliyetini azaltmak ve üretime devam etmesini sağlamaktır. Ancak burada benim dikkat çekmek istediğim konu, desteğin yalnızca miktarı değil, nasıl ve ne zaman verildiğidir. Çünkü çiftçinin ihtiyacı hasat sonrasında değil, üretime başlamadan önce ortaya çıkıyor.

Çiftçi tarlasını sürerken, ekerken, gübrelerken ve ilaçlarken nakit paraya ihtiyaç duyuyor. Eğer destek ödemesi üretim döneminden çok sonra gerçekleşiyorsa, çiftçi yine yüksek maliyetle borçlanmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla destek mekanizmasının zamanlaması en az destek miktarı kadar önem taşıyor.

Bence gelecekte çiftçiye yönelik akaryakıt desteklerinde daha farklı bir model tartışılmalı. Üreticinin gerçekten yaptığı tarımsal faaliyet esas alınarak, üretim alanı, ürün türü ve bölgesel koşullar dikkate alınmalı. Böylece hem desteklerin daha etkin kullanılması hem de gerçekten üretim yapan çiftçinin daha fazla korunması mümkün olabilir.

Burada bir başka önemli konu da mazot desteğinin doğrudan çiftçinin maliyetini azaltacak biçimde uygulanmasıdır. Örneğin tarımsal üretimde kullanılacak akaryakıta yönelik özel bir fiyatlama veya üretim dönemlerinde uygulanacak ilave destek mekanizmaları düşünülebilir. Böylece çiftçi, desteği beklemek yerine üretim sırasında daha düşük maliyetle yakıt kullanabilir.

Çünkü tarımda maliyetin düşürülmesi sadece çiftçiyi ilgilendiren bir konu değildir.

Çiftçinin maliyeti yükseldiğinde bunun etkisi zamanla tüketiciye de yansır. Tarladaki mazot fiyatı, traktör maliyeti ve nakliye gideri yükseldiğinde bunun zincirin diğer halkalarına yansımaması mümkün değildir. Sonuçta üretici daha fazla kazanmadığı halde tüketici daha yüksek fiyatla karşılaşabilir.

Bu nedenle akaryakıt desteğini aynı zamanda gıda enflasyonuyla mücadelede kullanılan araçlardan biri olarak değerlendirmek gerekir. Ancak burada da dikkatli olunmalıdır. Sadece mazot desteği vererek tarımdaki bütün sorunların çözüleceğini düşünmek doğru değildir.

Çünkü çiftçinin maliyet tablosunda mazotun yanında gübre, tohum, ilaç, sulama, elektrik, finansman ve işçilik gibi çok sayıda kalem bulunmaktadır. Eğer bu girdilerin tamamında ciddi artışlar yaşanıyorsa, yalnızca mazot desteği üreticinin üzerindeki yükü tamamen ortadan kaldırmayacaktır.

Bu nedenle akaryakıt desteği, daha geniş kapsamlı bir tarım politikası içerisinde değerlendirilmelidir.

Özellikle küçük ve orta ölçekli üreticilerin desteklenmesi büyük önem taşıyor. Büyük işletmeler belirli maliyet avantajlarına sahip olabilirken, küçük çiftçinin finansman imkânları çok daha sınırlı. Küçük üretici çoğu zaman mazotu, gübreyi ve diğer girdileri vadeli veya kredi kullanarak satın alıyor. Faiz maliyeti de işin içine girdiğinde üretim maliyeti daha da yükseliyor.

Burada kamu bankalarının tarımsal kredileri, faiz sübvansiyonları, mazot ve gübre destekleri birbirinden bağımsız düşünülmemeli. Çiftçinin üretim takvimiyle uyumlu bir finansman sistemi kurulmalı. Çiftçi, tarlaya girdiği gün parasını nasıl finanse edeceğini düşünmek zorunda kalmamalı.

Bir başka konu ise akaryakıt desteğinin üretimi teşvik edecek şekilde tasarlanmasıdır. Destekler yalnızca geçmiş dönemde yapılan üretimi telafi etmek yerine, gelecek dönemin üretimini güvence altına almalıdır. Hangi ürünün nerede, ne kadar üretileceği konusunda üretim planlamasıyla akaryakıt destekleri arasında bağlantı kurulabilir.

Böylece kamu kaynağı da daha verimli kullanılabilir.

Benim görüşüme göre Türkiye'nin tarım politikalarında temel hedef, çiftçiye sürekli olarak maliyet telafisi yapmak değil, üretim maliyetlerini yapısal olarak düşürmek olmalıdır. Mazot desteği bu geçiş sürecinde önemli bir araçtır ancak nihai çözüm değildir.

Yerli enerji kaynaklarının geliştirilmesi, tarım makinelerinde yakıt verimliliğinin artırılması, elektrikli veya alternatif enerji kullanan tarım makinelerinin yaygınlaştırılması ve yenilenebilir enerjinin tarımda daha fazla kullanılması uzun vadede çiftçinin enerji maliyetini azaltabilir.

Sonuç olarak çiftçiye yönelik akaryakıt destekleri, sadece traktörün deposuna konulan yakıtın maliyetini düşürmek anlamına gelmiyor. Bu destekler; üretimin devamlılığı, gıda arz güvenliği, çiftçinin gelir düzeyi ve tüketicinin sofradaki fiyatı açısından doğrudan önem taşıyor.

Ancak artık destek politikasında miktar kadar zamanlama, hedefleme ve sürdürülebilirlik de konuşulmalı.

Çiftçiyi üretime küstürmeden, borç sarmalına itmeden ve maliyet baskısı altında bırakmadan üretime devam ettirecek bir sistem kurulması gerekiyor.

Çünkü tarımda bugün verilen doğru destek, yarının gıda arz güvenliğidir. Çiftçinin traktörü tarlaya giremezse yalnızca çiftçi kaybetmez; üretici de kaybeder, tüketici de kaybeder, ekonomi de kaybeder.

Bu nedenle mazot desteğini bir gider kalemi olarak değil, Türkiye'nin tarımsal geleceğine yapılan stratejik bir yatırım olarak görmek zorundayız.