Arifiye Mahallesi’nde yaşanan bir “kontrollü yıkım” gerçeğiyle yüzleştik. Kâğıt üzerinde her şey planlı, her şey denetimli… Ama sahada tablo öyle değil. Komşu binaların duvarları zarar görüyor, şehrin ana damarları saatlerce kilitleniyor, vatandaş mağdur oluyor.
Şimdi durup şu soruyu sormayalım mı: Kontrollü bir yıkımda bile bu kadar aksaklık yaşanıyorsa, deprem anında ne yapacağız? Bu soru, sadece bir tespit değil; aynı zamanda bir uyarıdır.
İnşaat Mühendisleri Odası Eskişehir Şubesi’nin yaptığı açıklama da tam olarak bu noktaya parmak basıyor. Arifiye’de yaşananlar sıradan bir olay değil, “hayati bir hatırlatma.”
Çünkü mesele sadece bir binanın yıkılması değil. Mesele, bir şehrin ne kadar hazırlıklı olduğu. Bugün kontrollü bir çalışma sırasında bile ulaşım felç oluyorsa, yarın olası bir depremde ana arterlerin tamamen devre dışı kalması işten bile değil. Bu da demektir ki; ambulans ulaşamayacak, itfaiye gecikecek, insanlar kendi kaderine terk edilecek.
İşte asıl risk burada başlıyor. Bu nedenle artık klasik kentsel dönüşüm anlayışını aşmak zorundayız. “Yık-yap” mantığıyla değil, “planla-koru-yaşat” yaklaşımıyla hareket etmek zorundayız. Özellikle 1999 öncesi yapılar…
Sadece eski oldukları için değil, aynı zamanda kritik noktalarda bulundukları için öncelikli olmak zorunda. Çünkü o binalar yıkıldığında ya da hasar gördüğünde sadece bir yapı değil, bir ulaşım hattı da çöküyor.
Bu yüzden dönüşüm planları yapılırken şu soru mutlaka sorulmalı: “Bu bina yıkıldığında ya da hasar aldığında, bu yol açık kalabilecek mi?” Eğer cevap “hayır” ise, orada ciddi bir planlama eksikliği var demektir.
Bir diğer önemli başlık da alternatif güzergâhlar… Bugün birçok şehirde olduğu gibi Eskişehir’de de trafik belirli hatlara sıkışmış durumda. Oysa afet yönetimi dediğimiz şey, sadece mevcut yolları iyileştirmek değildir. Aynı zamanda o yollar devre dışı kaldığında sistemi ayakta tutacak alternatifleri oluşturabilmektir. Bu yapılmadığı sürece, her yeni bina aslında yeni bir risk anlamına gelir.
Ve bir başka kritik konu… Yıkım dediğimiz şey, basit bir “makine girsin, bina çıksın” işi değildir. Özellikle bitişik nizam yapılaşmanın yoğun olduğu bölgelerde bu iş, doğrudan mühendislik disiplininin konusudur. Komşu binaların temeli, taşıyıcı sistemi, zemin yapısı… Hepsi tek tek incelenmeden yapılan her müdahale, yeni bir tehlikeyi beraberinde getirir. Arifiye’de yaşanan tam olarak budur.
Ve açık konuşalım… Bu bir uyarıdır ama aynı zamanda son uyarı olabilir. Çünkü deprem, “hazır mısınız?” diye sormaz. Kapıyı çalar ve girer.
O yüzden bugün yaşanan mağduriyetleri küçümsemek, “olur böyle şeyler” deyip geçmek, yarının büyük felaketine davetiye çıkarmaktır.
İnşaat Mühendisleri Odası yetkililerinin de altını çizdiği gibi; mesele teknik doğruları konuşmak ve bu doğruların arkasında durmaktır. Bugün doğruyu konuşmazsak, yarın enkazın altında kalırız.