Dünya sahnesinde öyle bir manzara var ki, insan ister istemez soruyor: “Bu ülke hâlâ gerçekten en güçlü mü, yoksa sadece en gürültülü olan mı?”

ABD bugün, bir yandan Avrupa Birliği’ni (NATO üzerinden fatura keserek, enerji bağımlılığı dayatarak, ticaret savaşlarıyla diz çöktürmeye çalışarak), bir yandan Rusya’yı (Ukrayna üzerinden vekâlet savaşı, enerji ambargoları, Kuzey Akım sabotajları), bir yandan Çin’i (ticaret savaşı, teknoloji ambargosu, Tayvan provokasyonları, çip krizi), hatta Latin Amerika’daki neredeyse tüm ülkeleri (Venezuela’ya fiili işgal girişimleri, Maduro’nun kaçırılması gibi haydutluk operasyonları) karşısına almış durumda.

Peki bu, gerçekten “güç” müdür?

Yoksa çaresizliğin, panik halindeki bir imparatorluğun son çırpınışları mı?

Biraz rakamlara ve gerçeklere bakalım:

- ABD’nin dış borcu 36 trilyon doları aştı. Faiz ödemeleri bile artık savunma bütçesini yakalıyor.

- Enflasyon, resmî rakamlarla bile %4-5 bandında gezinirken, bağımsız hesaplamalar %8-10’ları gösteriyor.

- Orduya ayrılan devasa bütçeye rağmen (2026 için 1 trilyon dolar civarı konuşuluyor), Pentagon’un denetimleri 7 yıldır art arda “başarısız” çıkıyor. Yani trilyonlar nereye gidiyor, kimse tam bilmiyor.

- Donanma gemilerinin önemli kısmı yaşı 30’u geçmiş, yeni nesil projeler (Ford sınıfı uçak gemileri, Columbia sınıfı denizaltılar) yıllarca gecikiyor ve maliyetler katlanıyor.

- Çin, hipersonik füzeler, denizaltı avcı insansız sistemler, elektronik harp ve uydu savunma kapasitesinde ABD’yi birçok alanda geçmiş veya yakalamış durumda.

- Rusya ise konvansiyonel savaşta (Ukrayna’da) Batı’nın tüm tahminlerini altüst etti; lojistik, mühimmat üretimi ve elektronik harp üstünlüğü sağladı.

ABD’nin elinde hâlâ ne var? Doların rezerv para statüsü, SWIFT tekeli, Hollywood, üniversiteleri, 750’den fazla yurtdışı üssü ve elbette nükleer cephaneliği. Ama bunlar “kullan-at” silahlar değil. Nükleer kullanamazsın (karşılıklı imha), doları fazla zorlarsan BRICS+ dedolarizasyona hız verir, üslerini kaybedersen Pasifik’te, Orta Doğu’da, Avrupa’da etki alanın çöker.

Şimdi bu tabloda ABD’nin yaptığı ne? Herkesi aynı anda karşısına almak.

- AB’ye “ya bizdensiniz ya da Çin-Rusya kampındasınız” diyor.

- Çin’e “ya teslim olun ya da boğulun” diyor.

- Rusya’ya “ya dağılın ya da yok olun” diyor.

- Latin Amerika’ya “arka bahçemizden defolun” diyor.

Bu, 1991’deki tek kutuplu dünya anındaki ABD değil. Bu, hegemonyasını koruyabilmek için herkesi aynı anda tehdit etmek zorunda kalan, ama bunu yaparken kendi müttefiklerini de yabancılaştıran bir ABD.

Tarih bize şunu öğretti: Gerçek imparatorluklar, en güçlü göründükleri anda çökmeye başlar. Roma, Bizans, Britanya… Hepsi “herkesi karşısına alma” aşamasından sonra dağıldı.

ABD’nin bugünkü meydan okuması, gücün zirvesi değil; zirveden inişin en gürültülü, en agresif, en panik hali.

Çünkü güçlü olan, herkesi aynı anda karşısına almaz. Güçlü olan, akıllıca ittifaklar kurar, rakiplerini birbirine düşürür, kendi cephesini genişletir.

ABD ise tam tersini yapıyor.

Ve dünya da yavaş yavaş bunu görüyor.

2026’nın sorusu şu: Bu meydan okuma, gerçekten “güçlü bir Amerika”nın eseri mi, yoksa “son bir hamleyle ayakta kalmaya çalışan” bir imparatorluğun çırpınışı mı?

Tarih, cevabı çok yakında verecek gibi görünüyor…

AZ DA SAĞLIK…

BMJ: "Tecrübeli doktorlar karar verdiğinde, daha az tetkik isteniyor ve daha az hasta yatırılıyor."

Bir doktor ne kadar çok tetkik istiyorsa o kadar çok bilgisiz ve tecrübesiz demektir.

Burnu akanın, boğazı ağrıyanın, birazcık öksürenin bile "her ihtimale karşı" yatırıldığı bir çağda yaşıyoruz…

NE DEMİŞ?..

“İnsanlar; yoksulluğa, açlığa, susuzluğa tahammül ederler. Fakat adaletsizliğe, hor görülmeye, aşağılanmaya ASLA müsaade, müsamaha etmezler.”

-Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ