stanbul'un jeolojik yapısı üzerine değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Osman Bektaş, deprem riskinin sadece sismik büyüklükle ölçülmemesi gerektiğini ifade etti. Bektaş'a göre, Marmara Denizi içinde gerçekleşecek olası bir sarsıntı $M6,2$ ile $M6,4$ arasında bir büyüklüğe sahip olsa bile, özellikle Avcılar hattında yer alan "basen etkisi" tehlikeyi katlıyor. Zemin büyütmesi olarak adlandırılan bu fenomen, sismik dalgaların gevşek zeminlerde daha şiddetli hissedilmesine ve yıkıcı etkinin $M7$ büyüklüğündeki bir depremle eşdeğer hale gelmesine yol açabiliyor. Bektaş, sarsıntının enerjisinden ziyade zeminin bu enerjiye verdiği tepkinin binaları yıktığını hatırlatarak sismik dalga hareketlerinin kritik önemini vurguladı.
Bilimsel tartışmalar ve deformasyon birikimi
Deprem senaryoları üzerine yapılan çalışmalar, uluslararası bilim camiasında da geniş yer buluyor. 2025 yılının sonlarında Science dergisinde yayımlanan bir makale, Kumburgaz çukurunda 1766'dan beri 6 metrelik bir deformasyon biriktiğini iddia etmişti. Ancak Prof. Dr. Osman Bektaş bu veriye itiraz ederek, fayın bu deformasyonu harcadığını ve belirtilen düzeyde bir birikimin mümkün olmadığını savunuyor. Bektaş, görüşlerini 1999 İzmit depremi verileriyle karşılaştırarak, Orta Marmara Sırtı'ndaki ince ve kırılgan kabuğun sığ depremlerle kırılabileceğini ancak Çınarcık Çukuru'ndaki termal bariyerin bu kırılmayı durdurabileceğini ifade ediyor.
Marmara Denizi'ndeki fay hatlarının hareketliliği, 2025 yılında yaşanan Silivri depremi gibi sismik olaylarla sürekli takip ediliyor. Fayın kırılma noktaları ve termal özellikleri, sarsıntının İstanbul kıyılarına ulaşma biçimini doğrudan etkiliyor. Uzmanların zemin yapısı üzerindeki farklı görüşleri, deprem hazırlıklarının sadece bina sağlamlığı değil, semt bazlı zemin etütleri üzerine de yoğunlaşması gerektiğini gösteriyor.
İstanbul için yapılan son değerlendirmeler, sarsıntı büyüklüğünden bağımsız olarak zemin yapısının felaketin boyutunu belirleyeceğini ortaya koyuyor. Prof. Dr. Osman Bektaş’ın "zemin tepkisi" odaklı uyarıları, özellikle kıyı şeridindeki yerleşim birimleri için hazırlık planlarının zemin özelliklerine göre yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini bir kez daha kanıtlıyor.