Son birkaç yıldır en çok duyduğumuz iki kelime: yapay zekâ.
Ama kabul edelim, çoğu zaman ya korkuyla ya da abartıyla konuşuyoruz bu meseleyi.
“İşimizi elimizden alacak mı?”, “Çocuklarımız ne yapacak?”, “Her şey robotlara mı kalacak?” Oysa asıl soru şu: Biz bu dönüşümün neresindeyiz?
Eskişehir, yıllardır üniversite kenti kimliğiyle anılıyor. Bu şehrin en büyük gücü beton değil, insan kaynağı. İşte tam da bu noktada Anadolu Üniversitesi yine öncü bir adım atıyor ve Yapay Zekâ Akademisi ile sadece teknolojiyi konuşan değil, teknolojiyi üreten bir ekosistem kurmaya hazırlanıyor. Bu çok kıymetli.
Çünkü yapay zekâ artık bir “gelecek” meselesi değil, bugünün gerçeği. Gazetecilikten sağlığa, sanayiden eğitime kadar her alan dönüşüyor. Ben kendi mesleğimden biliyorum; içerik üretimi, veri analizi, görsel tasarım… Hepsi artık yapay zekâ destekli ilerliyor. Bu dönüşümü uzaktan izlemekle, içine girip yön vermek arasında ciddi bir fark var.
Anadolu Üniversitesi’nin Yapay Zekâ Akademisi tam da bu farkı ortaya koyuyor. Bu program klasik bir “sertifika eğitimi” değil. Üretken yapay zekâdan ürün geliştirmeye, girişimcilikten prototip oluşturmaya kadar uçtan uca bir süreç tasarlanmış. Yani mesele sadece “prompt yazmayı öğrenmek” değil; bir problemi tanımlamak, çözüm üretmek, test etmek ve ortaya somut bir ürün koymak. Bence asıl mesele de bu zaten.
Türkiye’de uzun yıllar teknoloji tüketen bir ülke olduk. Uygulamaları indirdik, platformları kullandık, yazılımları dışarıdan aldık. Ama artık yeni neslin bu zinciri kırması gerekiyor. Anadolu Üniversitesi’nin yaptığı hamle, gençlere “kullanıcı olma, üretici ol” çağrısıdır.
Programın takvimi bile başlı başına bir disiplin örneği. Kayıt haftası, online dersler, challenge süreci, yüz yüze atölyeler ve sonunda Demo Day… Bu şu demek: Fikir masada kalmayacak. Prototipe dönüşecek. Hatta uygun görülürse pilot uygulamalara taşınacak.
İşte üniversite dediğimiz kurum tam olarak bunu yapmalı. Gerçek hayatla bağ kurmalı. Bugün gençlerin en büyük sorunu ne? Mezun olduklarında “deneyimsiz” etiketiyle karşılaşmak. Yapay Zekâ Akademisi, öğrencileri daha okul sıralarındayken gerçek problemlerle yüzleştiriyor. Akademisyenle öğrenciyi aynı üretim masasında buluşturuyor. Bu, teoriden pratiğe geçişin en sağlıklı yolu.
Bir diğer önemli nokta ise girişimcilik boyutu. Problem tanımlama, değer önerisi oluşturma, iş modeli geliştirme… Bunlar sadece teknik bilgi değil, vizyon meselesi. Eskişehir gibi genç nüfusun yoğun olduğu bir şehirde, teknoloji tabanlı girişimlerin artması demek; yeni istihdam alanları, yeni ekonomik hareketlilik demek.
Şehrin geleceği açısından da bu adımı önemsiyorum. Eskişehir yıllardır kültür, sanat ve öğrenci kenti olarak anılıyor. Peki neden teknoloji ve inovasyon kenti olarak da anılmasın? Neden Eskişehir’den çıkan bir yapay zekâ girişimi ulusal hatta küresel ölçekte ses getirmesin? Bu hayal değil. Doğru ekosistem kurulduğunda mümkün.
Yapay zekâ artık sadece yazılım mühendislerinin konusu değil. Gazeteciden tasarımcıya, işletmeciden oyun geliştiricisine kadar herkesin hayatına dokunuyor. Anadolu Üniversitesi’nin programı da zaten tek bir alana sıkışmıyor; metinden görsele, videodan oyuna, web ve mobil uygulamadan MVP geliştirmeye kadar geniş bir üretim hattı sunuyor. Bu yaklaşımı değerli buluyorum. Çünkü mesele sadece kod yazmak değil; düşünmek, tasarlamak ve çözüm üretmek.
Bir şehir için üniversite ne ifade eder? Sadece diploma veren bir kurum mu, yoksa şehrin vizyonunu belirleyen bir merkez mi? Ben ikinciyi savunanlardanım. Anadolu Üniversitesi geçmişte açıköğretim modeliyle nasıl bir dönüşüm başlattıysa, bugün de yapay zekâ alanında benzer bir öncülük yapabilir. Önemli olan bu adımların sahiplenilmesi. Gençlerin “Ben de varım” demesi. Akademisyenlerin bilgi birikimini projeye dönüştürmesi. Ve en önemlisi, şehrin bu dönüşümü desteklemesi.
Çünkü yapay zekâ bir tercih değil, bir gerçeklik. Bu gerçeğin dışında kalmak mümkün değil. Ama içinde söz sahibi olmak mümkün. Eskişehir’in bu yarışta geri kalmaması için atılan her adımı önemsiyorum. Yapay Zekâ Akademisi de bu adımlardan biri değil, belki de en stratejik olanı.
Şimdi soru şu: Biz bu dönüşümün seyircisi mi olacağız, yoksa oyuncusu mu? Ben cevabın Eskişehir’de saklı olduğuna inanıyorum.