Son günlerde Eskişehir’de yüzler gülüyor. Barajların dolmaya başladığına dair haberler geliyor, toprak suya kavuşuyor, şehir nefes alıyor. Uzun zamandır beklenen o yağışlar nihayet geldi. Sokakta konuştuğunuzda herkesin dilinde aynı cümle: “Bu yaz susuzluk çekmeyiz artık.”
Doğru… Büyük ihtimalle bu yazı kurtardık. Ama mesele sadece bu yaz mı? İşte tam da burada durup biraz daha derin düşünmek gerekiyor. Çünkü işin uzmanları, özellikle İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu’nun ortaya koyduğu veriler, bize bambaşka bir tabloyu işaret ediyor. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün 24 aylık Standart Yağış İndeksi verilerine göre Eskişehir için durum hâlâ “olağanüstü” ve “çok şiddetli kuraklık” seviyesinde. Yani bugün yağan yağmur, aslında iki yıllık susuzluğun yanında sadece bir “nefes”…
Kadıoğlu’nun altını çizdiği en kritik nokta şu: İki yıllık yağış açığı artık kronik hale gelmiş durumda. Bu ne demek biliyor musunuz? Bu, yağmur yağsa bile sorunun bitmediği anlamına geliyor. Çünkü kuraklık sadece gökyüzüyle ilgili değil. Toprağın altı var, barajın dibi var, yer altı suyu var… Ve en önemlisi zaman var. Hidrolojik kuraklık dediğimiz süreç, yani su kaynaklarının gerçekten toparlanması, meteorolojik kuraklıktan çok daha geç düzeliyor.
Bugün baraj doluyor gibi görünür… Ama yer altı suyu hâlâ eksikse, aslında sorun devam ediyor demektir. Eskişehir için asıl risk de tam burada başlıyor. İç Batı Anadolu’nun, yani bizim bulunduğumuz hattın, tarımsal kuraklık açısından Türkiye’nin en kritik bölgesi olmaya devam ettiğini söylüyor uzmanlar. Eskişehir, Afyon, Kütahya hattında toprak nemi ciddi şekilde azalmış durumda. Bu sadece çiftçinin sorunu değil. Bu, soframıza gelecek ekmeğin, sebzenin, meyvenin geleceği demek.
Yani mesele sadece “su içmek” değil… Mesele, yaşamın sürdürülebilirliği. Bir de şu gerçek var: Kısa vadeli yağışlar bizi yanıltıyor. Evet, son aylarda yağış arttı. Evet, barajlar biraz toparlandı. Ama iki yıllık açığın birkaç aylık yağmurla kapanması mümkün değil. Bu bilimsel bir gerçek. Buna rağmen biz her yağmurdan sonra aynı rehavete kapılıyoruz.
“Yağdı, geçti, sorun çözüldü.” Hayır, çözülmedi. Belki bugün musluktan su akıyor ama yarının garantisi yok. İşte bu yüzden su meselesine “kriz çıktığında” değil, her zaman ciddiyetle yaklaşmak zorundayız.
Aslında yapılması gereken çok basit ama bir o kadar da zor: Alışkanlıklarımızı değiştirmek. Diş fırçalarken açık bırakılan musluk, gereksiz yere çalışan makineler, bahçede hoyratça kullanılan su… Bunların her biri küçük gibi görünür ama toplamda büyük bir tabloyu oluşturur.
Su tasarrufu bir tercih değil, artık bir zorunluluk. Çünkü kuraklık dediğimiz şey, sadece bugünün değil, yarının da meselesi. Hatta belki en çok yarının meselesi. Bugün Eskişehir’de barajlar doluyor olabilir. Bu sevindirici. Ama aynı anda bilim insanları “tehlike geçmedi” diyorsa, o zaman bizim de iki duyguyu aynı anda taşıyabilmemiz gerekiyor:
Sevinmek… ama rehavete kapılmamak. İşte denge tam da burada. Kendimizi kandırmadan, gerçeği görerek, ama umudu da kaybetmeden… Bu şehirde su varsa, bu hepimizin sorumluluğudur. Ve eğer bir gün gerçekten susuz kalmak istemiyorsak, bugünden davranışlarımızı değiştirmek zorundayız.
Çünkü mesele bu kadar net: Ya suyu bilinçli kullanacağız… Ya da bir gün gerçekten onun yokluğunu konuşacağız.