Bir ülke için en önemli gösterge bütçe performansıdır.
Batı dünyasında kamu borçları milli gelirin yüzde 100’lerini, hatta 120-130’larını aşmışken, Türkiye’nin borç yükü hâlâ yüzde 25-30 bandında seyrediyor.
Bu, son yirmi yılın en sağlam mali yapılarından birini işaret ediyor.
2000’li yıllarda Türkiye, hızlı büyüme dönemini borç patlaması olmadan geçirmişti.
Önemli altyapı yatırımları, enerji projeleri, ulaşım hamleleri yapılırken kamu borcu/GSYH oranı kontrol altında tutulmuştu.
Bugün de benzer bir tablo var: 2025’te bütçe açığı milli gelire oranla yüzde 2,9’a geriledi.
2024’teki yüzde 4,7’lik açıkla kıyaslandığında bu, ciddi bir mali disiplin başarısı. 2026 hedefi de yüzde 3,5 civarında; yani hâlâ sürdürülebilir seviyelerde.
Büyüme cephesinde de işler fena değil.
2025’te ekonomi yüzde 3,5-3,8 aralığında büyüdü; 2026 için beklentiler yüzde 3,7-4,2 bandında.
İç talep canlı, özel tüketim ve inşaat sektörü lokomotif olmaya devam ediyor.
Özel sektör yatırımları da toparlanma sinyalleri veriyor. Dolayısıyla “ekonomi durgun, çöktü” algısı rakamlarla örtüşmüyor.
Peki neden hâlâ “her şey çok kötü” hissi hâkim?..
Cevap büyük ölçüde enflasyonda yatıyor. 2025 sonunda yüzde 30-36 bandında kalan enflasyon, halkın alım gücünü eritiyor, reel ücretleri aşağı çekiyor, tasarruf yapmayı imkânsız hâle getiriyor.
İnsanlar cebindeki paranın her ay eridiğini gördükçe genel ekonomik tabloyu da karanlık algılıyor.
Enflasyonun 2026’da yüzde 18-23 aralığına inmesi bekleniyor; bu düşüş gerçekleşirse algı da yavaş yavaş düzelmeye başlar.
Bir diğer önemli nokta likidite yönetimi…
Son yıllarda para politikası oldukça sıkılaştırıldı.
Politika faizi yüksek seviyelerde tutuldu, makro ihtiyati tedbirlerle kredi büyümesi kontrol altına alındı.
Eğer bu sıkı duruş biraz daha erken ve daha kararlı uygulansaydı, enflasyon belki bugünkünden daha düşük seviyelerde olabilirdi. Likidite kontrolü sağlanmadan yüksek büyüme hedeflemek, genellikle fiyat istikrarını riske atar; Türkiye de bu döngüyü defalarca yaşadı.
Dış denge tarafında cari açık 2025’te GSYH’nin yaklaşık yüzde 1,4’ü, 2026’da yüzde 1,3’ü civarında tahmin ediliyor.
Rezerv artışı ve doğrudan yabancı yatırım girişleri sayesinde finansman tarafı şimdilik rahat görünüyor. İşsizlik oranı ise yüzde 8,4-8,7 bandında; büyümenin istihdama yansıması hâlâ sınırlı.
Türkiye’nin önünde hâlâ yapısal reformlar var: Verimlilik artışı, yeşil ve dijital dönüşüm, kayıt dışılığın azaltılması, ihracatın katma değerli ürünlere kaydırılması.
Bunlar başarıldığında 2027-2028’de hem yüzde 4-5 bandında sürdürülebilir büyüme hem de tek haneli enflasyon gerçekçi hedefler hâline gelebilir.
Kısacası: Rakamlar umut verici bir tablo çiziyor.
Bütçe disiplini sağlam, borç yükü düşük, büyüme istikrarlı.
Ancak enflasyon hâlâ en büyük sınav…
Algıyı düzeltmek için iki şey lazım: Enflasyonda kalıcı düşüş ve bu düşüşün halkın cebine yansıması…
Gerisi, zaten yolunda gidiyor…
AZ DA SAĞLIK…
Uzak durun…
Aşırı işlenmiş-süslenmiş gıdalar (cips, gazlı içecekler, hazır yemekler), tütün endüstrisinin sigaraları bağımlılık yaratacak şekilde tasarladığı gibi, beyin ödül sistemini (dopamin yoluyla) ele geçirecek şekilde endüstriyel olarak tasarlanıyor…
Bu, irade dışı yeme ve içmeyi teşvik ediyor ve bireysel irade eksikliğinden ziyade ürün tasarımından kaynaklanıyor…
Araştırmacılar, bu gıdaların bağımlılık yapan maddeler olarak düzenlenmesini (pazarlama kısıtlamaları, vergiler, dava yolları) teklif ediyor, çünkü bunlar obezite ötesinde mental ve nörolojik hastalıklara (depresyon, bilişsel bozukluk, inme riski) yol açıyor…
NE DEMİŞ?…
“Her hastanın yatak değiştirme tutkusuna kapıldığı bir hastanedir bu yaşam. Kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere kıyısında iyileşeceğini sanır. Bana gelince, hep bulunmadığım yerde rahat edeceğimi sanırım. “
-Charles Baudelaire